Pozisyon

Giriş bulamadım o yüzden gelişme bölümünden başlıyorum... Bir kompozisyon yazısı değil neticede ama hayata karşı artık nasıl bir pozisyon alınması gerektiğini düşününce, kompozisyondan pek farkı olmadığını görüyorum...

Göğüs germemiz gereken şeylere baktığımızda, gördüklerimiz; göğsümüzü gere gere yürüyebileceğimiz bir yol mu¿  Tartışmanın her defasında, "müthiş defansınla karşılaşıyorum sahanda" dediğimiz adam/kadının, sahanda yumurtayı birlikte yemek istediğimiz kişilerle aynı kişiler mi¿

Bir kadın, ne kadar özlediğini, Onunla yaşadığı her andan nasıl keyif aldığını, en küçük bir ânı bile gözden kaçırmadığını, sevdiğini... Dürüstçe, Saklamadan, korkmadan, söylerken nasıl kadınsa; bunu yaşamaktan da korkmayacak kadar devam edebilmeli kadınlığına... Bir erkek, elini tutan kadınla elinden tuttuğuna inandığı kadınla yaşamayı seçmeli... Nasıl mı¿

Acısıyla tatlısıyla, sevinciyle, kederiyle, iyi günüyle kötü günüyle, "birbirimizden bıkıncaya; birbirimizi sevmekten vazgeçinceye kadar sadece sen ve ben olacağız" diyen biriyle... Kimsenin, kimsenin gözyaşına bakmadığı bir zamanda, birbirlerinin gözyaşlarına dokunabilmeli... Değilse; birbirlerine açılan bütün kapılar ya arkalarından kapanmalı ya da yüzlerine, aralık kalmamalı...

Gidince Toparlanırız

Kalbimi en ücra köşeye kaçmış gizli gizli ağlarken yakaladım, perişandı! Üstü başı çizik, yaralanmış ve kırık içindeydi. Gözlerime ulaşamıyordum, dalıp gitmişti ve çok uzaktaydı. Allah'ım! Nasıl başa çıkacaktım... Önce gözlerimi çekip almalıydım daldığı yerden. Kalbime, "hiçbir yarana dokunma, bırak kanasın, o pis kan aksın dışarı" deyip var gücümle gözlerimin arkasından koştum...

Bir ağaç altında yakaladım, kıpkırmızı olmuşlardı. Dokundum ıslanmış kirpiklerime, daha çok ıslandılar dokununca... Bana bakıyorlardı, "niye izin veriyorsun buna" der gibi... Nasıl acımıştı içim o an! Nasıl bu kadar zalim olabilmiştim kendime aklım almıyordu...

"Gidiyoruz" diyebildim sadece ama çekip alamıyordum gözlerimi... "Nasıl toparlanacağız
¿" der gibi baktılar... "Gidince toparlanırız" diyebildim. Sanki son nefesimi bu söz için harcamıştım... Yapmalıydım, başarmalıydım ama nasıl¿ Bir anda olamazdı ama bir anıyla mümkündü belki... Hatıra ormanının tam ortasındaydık, ne kadar güzel yaşanmışlıklar varsa, hepsi etrafımızda dönüyordu. Aklım, tüm gücüyle yanımdaydı... "Kötüleri bul ve önlerine koy. Burdan uzaklaşabilmenin yolu bu" dedi...

Buldum! Buldukça, diğerleri de geldi... İyi anılar teker teker ve yavaş yavaş uzaklaşmaya başlayıp, anlara terk ediyordu... Belki bir daha görüşemeyecek olmanın hüznüyle...

Gözlerimi alabilmiştim ama kalbim, onu nasıl tedavi edecektim... Başka bir acıyla mı? Hayır hayır! O iyileşene kadar dokunmayacaktım ona. Şifayı yine kendinden bulacaktı, başka bir kalpten değil... Kendime diz çöktüm ve ellerimi avuçlarımın içine alıp; "ben, beni çok üzdüm... Kalbim, gözlerim, ruhum; beni affedin! Ben, beni seviyorum" deyip ayağa kaldırdım omuzlarımdan tutup... Sımsıkı sarıldım kendime...

Elimdeydim artık... Yağmur başladı! Gitmeliyim...



 

























Farkında mısın

“-Birine dünyanın en önemli şeyini söylemek istesen ve sana inanmayacağını bilsen ne yapardın¿ -Denerdim, kimin inanacağını bilemezsin.” Yazacaklarıma belki bu söz anlam katar düşüncesiyle  giriştim..


Hayat yazıldığı gibi yaşanmıyor, benim ne gördüğüm ya da nasıl göründüğüm, tamamen karşımdakinin görüş açısı... Bir insanı tanımak, zaman meselesi değil; an meselesidir. Ve biz, bu meseleyi bir türlü halledemedik insanla...

İnsan, başka bir insanla karşılaştığında "aslında" kendiyle karşılaşır bir anlamda... Her adımda, kendine veda eder ya da kendiyle buluşur...
Aklımla düşünmedim ben hiç... Ve kimin söylediğine değil, ne söylendiğine kulak verdim hep... Kalbin bir yaşı var mı¿ Hayatı deneyimlemek, sadece kendi yaşadığıyla mıdır insanın, yoksa etrafında yaşananların farkında olmakla mıdır¿

Ne çok şey katılır bilinçaltımıza görüp duyduklarımızla... Bu bilinç, zamanla yaşamak istediklerimize "dur!" deyip alt eder bütün duygularımızı... Sonra biz buna "tecrübe" deriz. Tiktak diye atan kalbi bir kenara bırakıp, taktikle çalışan sunî bir kalp kullanmaya başlarız...

Madde madde sıralarız önümüze "neleri yapmıyoruz" ya da "neleri yapıyoruz" diye... Maddeci olur çıkarız...En başa, önemsememeyi alırız. Çünkü önemsenmek istiyoruz ve bunun için de önemsememeliyiz... "Tepersen tapar, taparsan teper"e inandırılmış aklımız devrede çünkü ve taktikle çalışan, duygu yerine strateji plânlayan kalbimiz... Oysaki önemsenmek için önemsemeli... Ama bunu yazı diliyle değil, beden diliyle de davranışıyla da gösterebilmeli insan karşısındakine...

Oysaki, önemsediği insanla kendini ne kadar önemsediğinin ya da yok sayarak kendini de yok saydığının farkında olabilseydi insan... Hep insandan bahsettim... Farkında mısın¿




Ne Gerek

Anlamıştım iflâh olmaz uslanmaz
Boşa çekiyordum ben küreğimi
Yağmur yağdı diye deniz ıslanmaz
Hebâ ediyordum şu yüreğimi

Kalem tükenmişti silgi yetmedi
Doğru azalmıştı yanlış bitmedi
Rengim bu değilmiş bana gitmedi
Seçmiştim yalanın en gereğini

İnadı inattı dediği dedik
Gittikçe büyüdü açtığı gedik
Sözler tükenmişti yeminden yedik
Sökmeliydim artık aşk direğini

Hırsız






















Zamanın saati yoktu dün gece
Ceviz ağacıyla sohbete daldım
Biraz ağladım da inceden ince
Sorunca "yok" dedim yağmurdan çaldım

Ne alında aktım ne elde kirdim
Sevda pazarında bir kelepirdim
Sabır konusunda artık bir pirdim
Tesellim bittikçe ümitten çaldım

Birikmiş eskiler durur içimde
Bocalar dururum yokun hiçinde
Çekinme sor ceviz "neden niçin" de
Dünüm yetmiyordu günümden çaldım

Aşka izin yoktu hep yasakladım
Ne tam açıkladım ne de sakladım
Kara sürüleni boşa akladım
İçtiğime bakma felekten çaldım

Üstümde sundurma altımda sedir
Bilmemki bunları söyleten nedir
Şahitsin ey ceviz bir de şu bedir
Umutluyum artık yarından çaldım


Mehir

Günlerden bir gündü, mevsimlerden güz
Yolumuz düşmüştü, aynı şehire
Sanki tanıdıktık, aşinaydı yüz
Şifa umuyorken, bandık zehire

Şehirler değişti, mevsim değişti
Böylesine sevmek, çok zor bir işti
Ne zaman değişti ne gün değişti
Akıp gidiyoruz, düştük nehire

Gönül gönüllüydü, kanatsız uçtu
Bu ne başlangıçtı ne de son uçtu
Birimiz çelikti birimiz tunçtu
Vefâdan alacak, sığmaz mehire...