Kıyım

Her şeyin bir zamanı var bu hayatta... Gelmelerin, gitmelerin, durmaların, beklemelerin, dönüşlerin, başlangıçların ve bitişlerin. Bu yüzden sınır koymamalı yaşanacaklara. Çünkü olduğu gibi yaşanıyor her şey, istediğin gibi değil...

Gitmek istediğinde durmak, durmak istediğinde ise gitmek arzusu... Kalmaman gereken yerde bahaneler bulmaya çalışmak; gitmemen gereken yerde ise mazeretler bulup kapıyı bile örtmeden kaçmak...


Akıntıya kürek çektiğini bile bile kendine karşı koymak; yalana yüz vermemek sanmak, yalanı kabullenmemeyi... Oysa, kabullen; kucakla, karşı koyma. Çünkü seni gerçeğin kıyısına o yalan çıkaracak. Ama olmaz.. Neden¿ Çünkü her şeyin bir zamanı var bu hayatta...

Kum saatinin dolu tarafı mı gösterir zamanı, boşalan tarafı mı? Benim için boşalan tarafı. Tüm yaşanmışlıkları döküp, yenilerini yükleme zamanını gösterir bana... Ne varsa, gecenin kuytusuna döküyorum ben de şimdi. Kürekleri bıraktım artık... Olanca gücümle sarıldığım yalan, gerçeğin kıyısına sürükleyip çıkardı beni saçımdan çeke çeke... Ah!


Kıyımdayım...

Anlarım

Söylemek istediğim ne çok şey var oysa ama ben yazmakla kalıyorum her günü... Günlük tutmuyorum, çocukken yapardım; çoğumuz yapmışızdır... Günü tutmaya çalışıyorum çok uzun zamandır ama kayıp gidiyor akreple yelkovanın bacakları arasından. Bir de bakıyorum, gün; akşam olmuş...

"Günü kurtarmaya çalışmak" deyimi vardır bilirsiniz, nasıl kurtarılır gün? Ne yaparak ya da ne yapmayarak? Şöyle bir düşündüm; kurtardığım bir gün olmamış. Hepsi dün, hepsi yarın... Kendimi, kendimden kurtaramadım belki, kim bilir?

Ya anıyla ya da hayalle karşılaştım... Anlarım! Anılarıma bırakmış kendini, kimisi yüzükoyun kimisi sırtüstü uzanmış gözümde... Kulağım, aşina sesle yankılanıp duruyor... İçim bir umman gibi... Anılar, damla damla düştükçe halkalar oluşuyor, genişliyor ve sonra kıpırtısız bir sakinlik... Ta ki, ikinci bir emre kadar...

Sabahları seviyorum en çok... "Güneş değil, serçeler başlatır sabahı" demiş... Çünkü yaşadığımı en çok düşündüren zaman, sabah... Çayın kokusu, ardından içilecek olan kahvenin keyfini çayı yudumlarken yaşamak... Ya sonra? Sonrası, kurtardığım günün sabahını akşam olmadan kaybetmek... Niçin? Kim için? Kimin için?


Gece, yarısını çoktan geçti, gece yarasına döndü... O aşina ses, o bilindik anı, o ev... Sabah olsun!

Bana açılmayı düşünen, çok iyi yüzme bilmeli; yoksa boğulur...

Pozisyon

Giriş bulamadım o yüzden gelişme bölümünden başlıyorum... Bir kompozisyon yazısı değil neticede ama hayata karşı artık nasıl bir pozisyon alınması gerektiğini düşününce, kompozisyondan pek farkı olmadığını görüyorum...

Göğüs germemiz gereken şeylere baktığımızda, gördüklerimiz; göğsümüzü gere gere yürüyebileceğimiz bir yol mu¿  Tartışmanın her defasında, "müthiş defansınla karşılaşıyorum sahanda" dediğimiz adam/kadının, sahanda yumurtayı birlikte yemek istediğimiz kişilerle aynı kişiler mi¿

Bir kadın, ne kadar özlediğini, Onunla yaşadığı her andan nasıl keyif aldığını, en küçük bir ânı bile gözden kaçırmadığını, sevdiğini... Dürüstçe, Saklamadan, korkmadan, söylerken nasıl kadınsa; bunu yaşamaktan da korkmayacak kadar devam edebilmeli kadınlığına... Bir erkek, elini tutan kadınla elinden tuttuğuna inandığı kadınla yaşamayı seçmeli... Nasıl mı¿

Acısıyla tatlısıyla, sevinciyle, kederiyle, iyi günüyle kötü günüyle, "birbirimizden bıkıncaya; birbirimizi sevmekten vazgeçinceye kadar sadece sen ve ben olacağız" diyen biriyle... Kimsenin, kimsenin gözyaşına bakmadığı bir zamanda, birbirlerinin gözyaşlarına dokunabilmeli... Değilse; birbirlerine açılan bütün kapılar ya arkalarından kapanmalı ya da yüzlerine, aralık kalmamalı...

Gidince Toparlanırız

Kalbimi en ücra köşeye kaçmış gizli gizli ağlarken yakaladım, perişandı! Üstü başı çizik, yaralanmış ve kırık içindeydi. Gözlerime ulaşamıyordum, dalıp gitmişti ve çok uzaktaydı. Allah'ım! Nasıl başa çıkacaktım... Önce gözlerimi çekip almalıydım daldığı yerden. Kalbime, "hiçbir yarana dokunma, bırak kanasın, o pis kan aksın dışarı" deyip var gücümle gözlerimin arkasından koştum...

Bir ağaç altında yakaladım, kıpkırmızı olmuşlardı. Dokundum ıslanmış kirpiklerime, daha çok ıslandılar dokununca... Bana bakıyorlardı, "niye izin veriyorsun buna" der gibi... Nasıl acımıştı içim o an! Nasıl bu kadar zalim olabilmiştim kendime aklım almıyordu...

"Gidiyoruz" diyebildim sadece ama çekip alamıyordum gözlerimi... "Nasıl toparlanacağız
¿" der gibi baktılar... "Gidince toparlanırız" diyebildim. Sanki son nefesimi bu söz için harcamıştım... Yapmalıydım, başarmalıydım ama nasıl¿ Bir anda olamazdı ama bir anıyla mümkündü belki... Hatıra ormanının tam ortasındaydık, ne kadar güzel yaşanmışlıklar varsa, hepsi etrafımızda dönüyordu. Aklım, tüm gücüyle yanımdaydı... "Kötüleri bul ve önlerine koy. Burdan uzaklaşabilmenin yolu bu" dedi...

Buldum! Buldukça, diğerleri de geldi... İyi anılar teker teker ve yavaş yavaş uzaklaşmaya başlayıp, anlara terk ediyordu... Belki bir daha görüşemeyecek olmanın hüznüyle...

Gözlerimi alabilmiştim ama kalbim, onu nasıl tedavi edecektim... Başka bir acıyla mı? Hayır hayır! O iyileşene kadar dokunmayacaktım ona. Şifayı yine kendinden bulacaktı, başka bir kalpten değil... Kendime diz çöktüm ve ellerimi avuçlarımın içine alıp; "ben, beni çok üzdüm... Kalbim, gözlerim, ruhum; beni affedin! Ben, beni seviyorum" deyip ayağa kaldırdım omuzlarımdan tutup... Sımsıkı sarıldım kendime...

Elimdeydim artık... Yağmur başladı! Gitmeliyim...



 

























Farkında mısın

“-Birine dünyanın en önemli şeyini söylemek istesen ve sana inanmayacağını bilsen ne yapardın¿ -Denerdim, kimin inanacağını bilemezsin.” Yazacaklarıma belki bu söz anlam katar düşüncesiyle  giriştim..


Hayat yazıldığı gibi yaşanmıyor, benim ne gördüğüm ya da nasıl göründüğüm, tamamen karşımdakinin görüş açısı... Bir insanı tanımak, zaman meselesi değil; an meselesidir. Ve biz, bu meseleyi bir türlü halledemedik insanla...

İnsan, başka bir insanla karşılaştığında "aslında" kendiyle karşılaşır bir anlamda... Her adımda, kendine veda eder ya da kendiyle buluşur...
Aklımla düşünmedim ben hiç... Ve kimin söylediğine değil, ne söylendiğine kulak verdim hep... Kalbin bir yaşı var mı¿ Hayatı deneyimlemek, sadece kendi yaşadığıyla mıdır insanın, yoksa etrafında yaşananların farkında olmakla mıdır¿

Ne çok şey katılır bilinçaltımıza görüp duyduklarımızla... Bu bilinç, zamanla yaşamak istediklerimize "dur!" deyip alt eder bütün duygularımızı... Sonra biz buna "tecrübe" deriz. Tiktak diye atan kalbi bir kenara bırakıp, taktikle çalışan sunî bir kalp kullanmaya başlarız...

Madde madde sıralarız önümüze "neleri yapmıyoruz" ya da "neleri yapıyoruz" diye... Maddeci olur çıkarız...En başa, önemsememeyi alırız. Çünkü önemsenmek istiyoruz ve bunun için de önemsememeliyiz... "Tepersen tapar, taparsan teper"e inandırılmış aklımız devrede çünkü ve taktikle çalışan, duygu yerine strateji plânlayan kalbimiz... Oysaki önemsenmek için önemsemeli... Ama bunu yazı diliyle değil, beden diliyle de davranışıyla da gösterebilmeli insan karşısındakine...

Oysaki, önemsediği insanla kendini ne kadar önemsediğinin ya da yok sayarak kendini de yok saydığının farkında olabilseydi insan... Hep insandan bahsettim... Farkında mısın¿




Ne Gerek

Anlamıştım iflâh olmaz uslanmaz
Boşa çekiyordum ben küreğimi
Yağmur yağdı diye deniz ıslanmaz
Hebâ ediyordum şu yüreğimi

Kalem tükenmişti silgi yetmedi
Doğru azalmıştı yanlış bitmedi
Rengim bu değilmiş bana gitmedi
Seçmiştim yalanın en gereğini

İnadı inattı dediği dedik
Gittikçe büyüdü açtığı gedik
Sözler tükenmişti yeminden yedik
Sökmeliydim artık aşk direğini

Hırsız






















Zamanın saati yoktu dün gece
Ceviz ağacıyla sohbete daldım
Biraz ağladım da inceden ince
Sorunca "yok" dedim yağmurdan çaldım

Ne alında aktım ne elde kirdim
Sevda pazarında bir kelepirdim
Sabır konusunda artık bir pirdim
Tesellim bittikçe ümitten çaldım

Birikmiş eskiler durur içimde
Bocalar dururum yokun hiçinde
Çekinme sor ceviz "neden niçin" de
Dünüm yetmiyordu günümden çaldım

Aşka izin yoktu hep yasakladım
Ne tam açıkladım ne de sakladım
Kara sürüleni boşa akladım
İçtiğime bakma felekten çaldım

Üstümde sundurma altımda sedir
Bilmemki bunları söyleten nedir
Şahitsin ey ceviz bir de şu bedir
Umutluyum artık yarından çaldım


Mehir

Günlerden bir gündü, mevsimlerden güz
Yolumuz düşmüştü, aynı şehire
Sanki tanıdıktık, aşinaydı yüz
Şifa umuyorken, bandık zehire

Şehirler değişti, mevsim değişti
Böylesine sevmek, çok zor bir işti
Ne zaman değişti ne gün değişti
Akıp gidiyoruz, düştük nehire

Gönül gönüllüydü, kanatsız uçtu
Bu ne başlangıçtı ne de son uçtu
Birimiz çelikti birimiz tunçtu
Vefâdan alacak, sığmaz mehire...


Kim Demiş

Malûmunuz, erkek olmak birçok konuda imtiyaz sahibi olmakla paralel... Hele son günlerde kadın erkek eşitsizliği daha bir gündeme oturmuş durumda... Bunu oturduğu yerden kaldırmak hayli güç gibi ama gücümüzü birleştirirsek neden olmasın... Ben bu konuya şiirle el atmak istedim. Okumuşsunuzdur, O. Veli ve Mutlu Çelik, yaşadıkları ya da yaşayamadıkları kadınları pek güzel hicv etmişler yazdıkları bir şiirle. Kadınlardan eleştiri aldıklarını da gördüm, beğenenleri de. Ben, beğenenler arasındayım. Çünkü şiir olarak baktım "OoOoO ne çapkın adammış, üstelik de bu kadınları yazmış" demedim... Diğer erkek şairler kimleri yazıyor, erkekleri mi. Onların yaşadığı ne ya da yaşayamadığı....Ayrıca o şiirlere şiir gibi bakar ve alt metni okumayı başarırsanız ki, inanıyorum başarırsınız. Gerçekte vurgulananın ne olduğunu da anlayacaksınız...

Dediğim gibi, ben şiir olarak baktım... Ve dedim ki, "neden böyle bir şiiri kadın da yazmasın¿" Buna kaç kişi şiir olarak bakacak ve kaç kişi "tu kaka" kadın ilân edecek beni... Yıllar önce Fikret Şeneş başardı bunu "kimler geldi kimler geçti" yi yazarak. Bu gün hâlâ keyifle dinleniyor, ruhu şâd olsun...

Bu dörtlüklerin, gerçek kişilerle ve olaylarla; uzaktan ve yakından ilişkisi vardır! İlk taşı, günahsız olan atsın...

Tam ondört yaşındaydım
Ali'yi gördüğümde
Hep o gelir aklıma
Saçımı ördüğümde

Aykut, fikir adamı
Onla baş edilmezdi
Yola Onla çıktıysan
Geriye dönülmezdi

Duygu adamı diye
Aşık oldum Ahmet'e
Çok başka bir adamdı
Değiyordu zahmete

Bülent, çok sinirliydi
Ânı âna uymazdı
Ağzından çıkanları
Kulağı hiç duymazdı

Burhan, tam bir buhrandı
Depresyon anıtıydı
Gönderilmiş belânın
En büyük kanıtıydı

En çok Can'ı sevmiştim
Ama bana ıraktı
Bir gün "el veda" deyip
Ellerimi bıraktı

Coşkun, tam tacizciydi
Aşka iğfal yetmişti
Doğurduğum düşlerin
Hepsini piç etmişti

Çelik, yeleksiz gezmez
Saati köstekliydi
Hergün başka tesbihle
Bileği destekliydi

Demir, aslı çelikti
Bükülmezdi bileği
Aynı yere bakmaktı
Onun bütün dileği

Deniz'se, futbolcuydu
Her gün top peşindeydi
Beni öperken bile
Aklı hep meşindeydi

Ercan, fazla sakindi
Yürümezdi sezmiştim
Askere gittiği gün
Biletini kesmiştim

Ferit, fena yakmıştı
Gözlerime abayı
Ama göstermiyordu
Aşkı için çabayı

Gürsel, iyiydi hoştu
Ama tokat atmıştı
Affetmediğim için
Kaç gün yerde yatmıştı

İlk göz ağrımdı Hasan
Tüm kızlar peşindeydi
Başı yerden hiç kalkmaz
Aklı hep işindeydi

İlhan, gerçek aşıktı
Ayrılmazdı peşimden
Ne yazıkki evliydi
Geçemezdi eşinden

İrfan, adı gibiydi
Kendiyle yarışırdı
Kitaplar arasında
Zamanı şaşırırdı

İbrahim'se gönlümü
Bir put gibi kırmıştı
Gidişimin ardından
Günlerce haykırmıştı

Kutay, tam bir belâydı
Öpmeden bırakmazdı
"Uslan" biraz dedikçe
O daha beter azdı

Kemal, Hint kumaşıydı
Pazarda satamazdın
Buruşmuş mendil gibi
Kenara atamazdın

Lemî, kardiyologdu
Romantizmde sakardı
"Kalbim çarpıyor" desem
Steteskop takardı

Mutlu, mutsuz adamdı
Yüreğini açmazdı
Sevmekten çok korksa da
"Gel ulan!" der kaçmazdı

Muhittin'e gelince
Tam bir kedi köpektik
Birimiz derde düşse
Tek bilek tek yürektik

Mustafa, nasıl desem
Yüreği çok yufkaydı
Bir gece yıldız gibi
Başka dünyaya kaydı

Murat, mafya çıkmıştı
Her bakana atladı
Yine öyle bir günde
Silah O'na patladı

Nurettin, denizciydi
Evlenmek istiyordu
Ama ben havacıyla
Uçardım bilmiyordu

Namık, çok yakışıklı
Fakat çok boş adamdı
Yasa yeniden çıksa
Sonu kesin idamdı

Oktay, manyak çıkmıştı
Diş spreysiz yatmazdı
Ama dürüst adamdı
Avcı gibi atmazdı

Orçun çok düşünceli
Komedi film gibiydi
Hakkını yemeyeyim
Romantizmin dibiydi

Osman gibi bir adam
Sanmam bir daha gelmez
Bir sırdır o içimde
O'nu kimseler bilmez

Özgür, çok duygusaldı
Hep şiirler okurdu
Karıncayı ezmezken
Gitti birini vurdu

Polat, çok karizmatik
Fakat çok ukalaydı
O'nu terk ettiğim gün
Bin tane küfür saydı

Rıza'yla buluşmamız
Derler ya hani, "yoktan"
Daha ilk buluşmada
Razı olmuştum çoktan

Sinan, kıskançlığından
Nefes aldırmıyordu
"Bıktım artık" desem de
O hiç aldırmıyordu

Süleyman'la kavgasız
Geçen günümüz yoktu
Yine vazgeçmiyorduk
Verilen kıymet çoktu

Şenol, mutsuz adamdı
Fakat belli etmezdi
İflah olmaz çapkındı
Ona kadın yetmezdi

Taylan, üçkağıtçıydı
Kim sorarsa namazda
Siz bir de bana sorun
İşi gücü gammazda

Ufuk, yolda çıkmıştı
Karşıma birden bire
Yıllar sonra duydum ki
Fena bulaşmış kire

Ümit, kaleden dönen
Son dakika golüydü
Tüm hatıralar gibi
O da artık ölüydü

Veysel, çok konuşmazdı
Ne içki ne sigara
O'nun gibi birini
Ne "bul" derim ne "ara"

Yıldıray'a gelince
Tesadüftü tamamen
Buluştuğumuz ilk gün
Sabahlamıştık hemen

Yılmaz, çoktan yılmıştı
Pişmanlığın ekiydi
İşi gücü hun etmek
Şerefsizin tekiydi

Zeki, zekî değildi
İsmiyle müsemmasız
Öylesine aç gözlü
Gözü doymayan arsız

Zahit, çok romantikti
Onunlayken hep şendim
Düştü bir gün maskesi
Ve ben onu da yendim.

(Duydum ki, alfabemize bir harf daha eklenmişmiş. Hatırı kalmasın)

Quantımla meşguldu
Ben "yogiyim" diyordu
İsmi neydi unuttum
Kendi de bilmiyordu........


Yukarıdaki şiirde başlığın çok fazla okunmayacağını, insanların isimlere takılacağını hesaba kattım elbette ama "nabzı atarken tutmalı" dedim... Ve bu dörtlükleri, yazılanı değil de yazanı düşünenlere cevaben yazdım...

Bunda alt metni boş bıraktım... Alttan alanın değil, altta kalanın bir gün üste çıkacağına hep inanmışımdır...

 



















Kim demiş kadın şair
Erkeklerden daha az
Kadının kaleminden
Daha fazla var mı haz

Havanda su dövdürme
Boşa çekme küreği
Geçmişine sövdürme
Dil büker o bileği

Durduk yere su katma
Hazır pişmiş aşına
Kadın kalem tutarsa
Kar yağdırır başına

Erkek aşkı yazarken
Kadın niye yazmasın
Bilmediğini oku
Yobazlığın azmasın

Erkekten okuyunca
İçin eridi bitti
Bunu kadın yazınca
Niye zoruna gitti

Sen yazınca çapkınsın
Ben yazınca fahişe
E beni yazıyorsun
Annen ne der bu işe

Yazan bir gün yazılır
Tersine döner devran
"Adamım ben" diyorsan
Diline erken davran

Erkeksen bilmelisin
Küfrün de âdâbı var
Bilmiyorsan düşersin
Çıkılmaz girdâbı var

Her yazılan şiiri
Yaşanmıştan mı saydın
Benim yaşadığımı
Parmağınla mı saydın

O kafanın içinde
Bilmem ne taşıyorsun
Kendine gel beyinsiz
Haddini aşıyorsun

"Beyinsiz" bir tesbitti
Hakaret sanma sakın
Aklını arıyorsan
Uçkuruna çok yakın

Şiire bak ey gâfil
Kâfiye mi uyak mı
Sonra hiç anlamazsın
Kol mu girdi ayak mı

"Be hey dürzü" demişti
Zamanında birisi
Al da bir oku onu
Gelecektir gerisi

Kadın şair yok değil
Hem de çok var şaşarsın
Deyyuslar var oldukça
Bilmem nasıl başarsın

Sen de ben de eşitiz
Varacaksın farkına
Yoksa bir gün çomağı
Sokarlar o çarkına...




















Çak

















Ne ayrı kalabildik
Ne de bir aradayız
Ne sevinçte buluştuk
Ne de bir yaradayız

Şu dilek mumu yansın
Al kibriti bir çak da
Belki bunu bekliyor
Bizi yaradan Hak da

Bir liman bulsun artık
Beklediğimiz gemi
Beklemekten buruldu
Kav oldu çayın demi

Duman olsun ortalık
Al kibriti bir çak da
Belki bunu bekliyor
Bizi yaradan Hak da

Ne serden geçebildik
Ne aşktan göçebildik
Kavuşmaya yandıkça
Hasreti içebildik

Yansın bütün gemiler
Al kibriti bir çak da
Belki bunu bekliyor
Bizi yaradan Hak da...

YeTerki

Ne zor şeydir insanın bir yerden başlaması... Bu, ister bir yazı olsun, ister bir yol. Ya hayata başlamak! Hep bir yerden başladığını zannedersin bazan, yarım bıraktığın başka bir şeyi tamamladığının farkında olmazsın; bir kişide ya da yolda... Ben de, bu yazıya yeni mi başladım, yoksa yarım bıraktığımı mı tamamlıyorum bilemedim...

Kendime giden yoldan geri dönüşlerimin çok olduğunu düşünürdüm; yüzler, sözler, yalanlar yüzünden... Gittikçe kendime yaklaştığımı farketmemişim oysa... Yolumu değiştirmişim ben meğer.  "Eğer"le başlayan tüm cümleleri, eyerlemişim hayatın terkisine, keşkelere gem vurmuşum iyikilerle, yorulduğum yerde sırtlamışım kendimi omuzlarımdan inip...

Kızmış, küsmüş, çok kırılmışım zaman zaman kendime... Ama hiç vazgeçmemişim kendimi sevmekten. Haz aldıklarım da olmuş az aldıklarım da ama azaldığım hiç olmamış sevmelerimde... "Çok yorgunum" diye avaz avaz sustuğum günler olmuş, h sesimi duyurmadan...

Kim nasıl isterse yaşasın aşkını, hayatını... İster ihanetle, ister kehanetle... Ben, bana en çok yakışanı seçmekten yanayım, varsın yanayım!

Oyna Ayalım

Oyun, insan hayatının bir parçasıdır. Ne kadar büyürsek büyüyelim, oynamaktan vazgeçmeyiz... Bir kitapta okuduğum "Çocuğun en ciddi işi oyundur" sözü, elimden tutup beni çocukluğuma götürüp bırakıverdi. Ben kitap tavsiyesinde bulunmam, "şunu okuyun mutlaka, bu harika bir kitap" gibi sözler hiç duyulmamıştır benden. Çünkü insanların, neye hazırsa onu okuduklarını düşünürüm. Kitaplarımızı kendimiz seçeriz, hayatlarımız gibi... Ben de hiç uymadım o tavsiyelere bu güne kadar...

 Bu kitapta ilgimi çeken, erkek dünyasını tâ  çocukluğundan ergenliğine ve hatta yaşlılığına kadar düşünmüş yazarın; kadın olması... Sevilay Acar'ın "Babalardan babalara" kitabı, tabiri caizse "babalara geldik" diyebileceğim, geçmişle dövüş yaptıran bir yüzleşme yaşatıyor. Psikaytrist ve pedagogların payı çok büyük elbette bunda... "Büyük müyüz, bi yük müyüz?" diye sorgulamaya başlıyor insan ister istemez. Bu erkeklerin dünyasında, kadınların/eşlerin, babalar gibi desteği ya da kösteği, kimi çocukların bu oyunda nasıl yer aldığını, kimi çocukların da nasıl yara aldığını görüyoruz...

"Çocuğun en ciddi işi oyundur" sözü; çoğumuzun, ciddiye aldığımız konuları, büyüdükçe bir umursamazlığa bıraktığını farkettirdi bana. Zaman zaman içimizdeki çocuk uyanıp ağlamasa, kim bilir ne kadar çok an kaçıracağız hayattan. "Oyun" dedik, zihnimizi ayakta tutan, bıraksalar sokaktan eve girmediğimiz günler, hiç yorulmadan uçurtma uçurduğumuz, topaç çevirdiğimiz, anları hatırlayın. Evlere çağrıldığımızda, yemek yer yemez uykuya dalardık. Oyun bitince, o enerji de biterdi. Bayram sabahları mesela, sabaha kadar uyumaz; yeni giysilerimizle arkadaşlarımızla oynayacağımız oyunların düşüne düşerdik sabaha kadar. Ve sabah, sanki "yüz yıl uyuyan güzel"lerden daha dinamik fırlardık yataktan...


"Çocuğun en ciddi işi oyundur" sözünü okuduğumda, dünya ayaklarımın dibine yuvarlandı... Ve ben, pasımı atıyorum şimdi; top sizde... Hadi oyna ayalım...
09 Ağustos 2013

Ayna Ayna Söyle Bana


 "Ayna ayna söyle bana, bu gün nasıl görüyorsun beni?" Güne böyle başlarım. Bazen  "başlarım böyle güne" dediğim de oluyor elbette. Saatimiz her zaman eşrefe ve eşrafa kurulu olamıyor hayatta. Hayıflandığımız, hatta şöyle sunturlu tarafından küfür sallayasımız geliyor. Ee hayat bu...





"Aynalar" şarkısını bileniniz var mı bilmem, "Salim Dündar'dan dinleyin" derim. Çok aşklarım oldu... Şarkılarım, aşklardan daha çok ama. Bir yandan kendi hikâyemi yazarken diğer yandan şiirler, öyküler, masallar okurum... Kendime tabii ki...

Damıta damıta seçtiğim cümleler satır aralarındadır. Attığım başlıklar, sadece hilesidir hikâyemin. Parantez içlerine, tırnak aralarına sakladığım 'an'larımı okuyabilecek adamın, hayata benim gibi bakan bir çapkın olması gerekiyor, ki yaptığım hileyi anlayabilsin. Bunu anlayabilen bir adam maalesef çıkmadı bu güne kadar. Bundan sonra?...

Düzeni baz alan bir kadınım, bu yüzden "düzenbaz" derim kendime. Kelimelerle oynamak en çok sevdiğim şeydir. Hayatla da oynarım çoğu zaman ama kimsenin hayatıyla oynamadım. Dönüşü olmayan gidişlerim, haybeden kaybedişlerim oldu. Geri kazanmak için uğraşmadım. Çünkü daha kaybedecek yollarım var ve o yollar; beni bana götürecek olan yollar. Bu yüzden her kaybediş kazanma ânımdır benim için. İçinizdeki sese kulak verin. O ses, size mutlaka pusula yollar...

Aynaları çok severim. Çünkü bana, gerçeği tek söyleyen onlardır... Tasvirim yapılırken "bir elinde cımbız, bir elinde ayna olan kadın" diye yapılır... Oysa; nelere ayna tuttuğumu, kendimi nasıl dikizlediğimi bilmezler. Aynasız olur mu! 


Ayna ayna söyle bana......

YANILIYORSUN

 











Dön artık ne olur tut ellerimi
Hangi ruzgarlara kapılıyorsun
Şu zavallı kalbim başka birini
Sevdi sanıyorsan yanılıyorsun

Hasretin çökerken her an derine
Hayalini koydum senin yerine
Herşeyi unutup başka birine
Koştum sanıyorsan yanılıyorsun

 
Bir farkım kalmadı dumandan közden
Hep sen görünürsün her bakan gözden
Sen unuttun diye verdiğim sözden
Döndüm sanıyorsan yanılıyorsun....

Gezi Farkı

Gezi parkında dolanıyorum
Gözümü umuttan alamıyorum
Ne mutlu ki artık inanıyorum
Gel otur yanıma hallarımı söyleyim

Gezi parkında üç fidanım var
Dilde değil, kalbimde figânım var
Ey usanmaz, ey uslanmaz, ey gammaz
Bilmez misin sonumuzda ölüm var

 
Gezi parkından gelindi geçildi
Kuruldu dostluklar, antlar içildi
Öyle kolay değil, hayat biçildi
Gel otur yanıma hallarımı söyleyim

"Gezi parkı" deyip geçme ey gafil
Üstü ağaç altında nedenler var
Öttürdü mü borusunu İsrafil
Kelle koltuk altında bedenler var...

Ger Çek


Bazı hayatlara baktım bu gün, sanki birilerinden bir süreliğine ödünç alınmış da, sonra iade edilecekmiş gibi... Kısa süreli aşklar, yarım kalmış şarkılar, tam anlaşılmamış sözler, tam anlamlanmamış cümleler... 

Başkasının hayatını yaşamaktan, kendi hayatı her gün an kaybeden ben, sen o... Suni, aslı yok astarı var bir hayat. Şeffaf olmayan, altında ne var bilinmeyen, dil yordamıyla maarif edilmeye çalışılan, teğelle tutturulmuş bu astarlı hayat; aslına teğet geçiyor...


Birbirini tetikleyen sözler, bazen bir şiirle omuz veriyor yineden, sahrada düşmüş omuzlara. Bazen de, uzaklardan bir şarkıyla düşüveriyor gecenin ilk damlası, rakı beyazına .. Ve pupa yelken açılıyor son ucu olmayan denizlere... 


Korsan bir gemici, korsan ganimetlerle hükmediyor düş güçlere "ger, çek" diye... Çekiliyor, çekiliyor, çekiliyor ve o kadar geri çekiliyor ki, çekilmez duruma geliyor sonunda. Çekip gidiyorsun işte...

Kendi hayatımıza tetikçi olmuşuz, başkasının vurmasına gerek yok...

'Düş'tük


İnsan çok şey yazar ama bir türlü söyleyemez o bir şeyi. Sayfalar dolusu konuşur, yazıp yazıp karalar, yırtar çoğunu ve yeniden yeltenir cümle kurmaya... Yine bulamaz doğru kelimeyi. Bir türlü dile gelmez kalbinde hecelenen anlam. Çünkü sözcükler; ses ister harf değil... 

Harfi harfine yazarsın aşkı ama ne kadar usta olursan ol, kalemine uyduramazsın işte. Dedim ya; "ses ister" diye... Aklındakileri toparlamak için yazarken, sakarlık yapar; içini dökersin. Temize çekebilmek o kadar kolay olmuyor gel gör ki... 

Yazarken ne kadar vasat geldi gözünüze değil mi. O'nun size "gel, gör ki" diye seslendiğini düşünsenize! Hayatın tınısını duyun, duyurun...  Seslenin! Ne kadar uzakta olursa olsun, duyar... 

"Sen niye seslenmiyorsun o zaman, yazıyorsun?" diye soranlarınız olacak mutlaka... 
Sakarım ben!...

Gerçeklere göz yumdukça, düşlere gözün açık gidersin...

Vefa't


Nerde başladığı belli olmayan
Bir zaman gibiydi aramızdaki
Ne gecesi vardı ne de gündüzü
Bir şifa gibiydi yaramızdaki

Aynı gam aynı ses aynı meydendik
Kalem mi kağıt mı bilmem neydendik
Dara düşsek bile yine "bey" dendik
Alın terimizdi şıramızdaki

Göze göz demedik göz göze dedik
Bir ömür yetecek vefa diledik
Vefa vefat etmiş biz bilemedik
O yüzden acıyor şuramızdaki...


Hayta Hayat


"Yoruldum" demekten yorgun, "bıktım" demekten bıktığımız anlar vardır ya hani, Böyle anlardan birindeydi kadın... İstemeyerek çıktığı akşam yemeğine "belki iyi gelebilir" düşüncesiyle çıkmıştı. Eski arkadaşlarını görmek iyi gelecekti muhakkak. Öyle de olmuştu...

Şarkılı, türkülü salaş bir meyhane ama çok sıcak, çok nezih bir mekandı. Eskilerden kalma bir pikapta, eski şarkılar çalıyordu. "Ne şahane" diye geçirdi içinden. Kendi hayalini hatırladı. Bir gün, çok parası olduğunda mutlaka açacaktı o 'şair-hane'yi... 

Arkadaşının sesiyle gerçeğe döndü "hadi, siparişini ver garson ağaç oldu başında" demesiyle, garsonu fark etti. "Rakı balık işte" dedi. Arkadaşı çok eski ama eskimeyen dostlarındandı, eşi de öyle. Hoş sohbet, rakı ve şarkılarla daha da hoş olmaya başlamışlardı. Arkadaşının eşine gelen bir telefon üzerine, "sakıncası yoksa davet edebilir miyim?" sorusu ve onaylanan durum üzerine, birisi iştirak etmişti masalarına...

"Hoş geldiniz" kadehi kalktı ve kadın telefonuna "şerefine" yazan bir mesaj çekti. Bu durum, sonradan katılan adamın gözünden kaçmamıştı. Gözü, kadının üzerinden ayrılmamıştı ki. Kadın, bunun farkında olduğu için bu mesajı maksatlı çekmişti zaten. "Sevgiliniz mi?" diye sordu adam, ne demesi gerektiğini bilemedi kadın o an. "Sevgilim" dese bir türlü, demese bir türlü. "Sevgilim değil ama sevgili" çıkıverdi ağzından. O an, o kadar nefret etmeye başlamıştı ki, "sevgili" dediği adama. "Lanet olsun! Şu an karşımda sen olmalıydın, niye sen değilsin" diye düşünerek bir yudum aldı rakısından...

"Çok şanslıymış o sevgili, bunu hiç bir kadın söylemedi bana" dedi adam. "Söyleyene değil, söyletene bak" demişler diye cevap verdi kadın. "Hayatımdan çok kadın geçti, hiç biri aradığım kadın değilmiş. Sizi gördükten sonra daha iyi anladım bunu" dedi. "Siz de, o kadınların aradığı erkek değildiniz belki" diye cevap verdi kadın. Ve arkadaşlarına dönüp, konuyu değiştirecek bir laf attı. Patlamaya hazır yanardağ gibiydi. Nefreti gittikçe artıyor, arttıkça daha da kırılıyordu içi. Midesini bahane edip, lavaboya gitti. Telefonunu bilerek masada bıraktı, olur da döndüğünde "sürpriz bir mesajla karşılaşırım belki" diye...

Yüzüne su serperken, "içime de serpebilseydim keşke" diye geçirdi aynanın karşısında. Lavabodan çıktığında, adamı gördü kapıda. "Sizi beklememin sakıncası yoktu umarım" dedi. "Teşekkür ederim, gerek yoktu zahmet ettiniz" dedi. Masaya dönerlerken, "adam nezaket gösteriyor niye sinirleniyorsun! Bu hareketi o Allah'ın belası yapsa, zevkten ölürsün ama" dedi kendi kendine...

Sigara alırken, adam çakmağını çakmıştı bile. "Bu ne hız!" dedi içinden. Gülümsedi... Kaftanı hatırladı, bazılarında eğreti duran; herkese göre biçilemeyen kaftanı...


Karşısındaki adam da o bazılarından biriydi işte. Çok şaşâlı bir kaftan giymişti ama ne kadar eğreti, ne kadar emanet taşıyordu üzerinde. "O Allah'ın belasına nasıl da cuk oturuyor , sanki O'nun için biçilmiş" diye düşünürken; bilmem kaçıncı belayı okudu yine... Adam bir hikaye anlatmaya başladı ama hiç dinlemiyor. "Miş" gibi yapıyordu. İçinden "Allah belanı versin! ....." diye gülmeye başladı. Gözleri dolmaya başlamıştı, birazdan taşacaktı o yüzden gülüyordu. "Gülmekten yaş geldi gözlerimden" demek için. Hep böyle yapardı ağlayacak olduğunda. Ağladığının görülmesinden hoşlanmazdı...

Arkadaşları ise durumdan gayet hoşnuttu. Neden olmasınlardı ki, sevdikleri insanların tesadüfüne vesile olmuşlar ve çok da iyi anlaşmışlardı. Bu düşünce, sinirlerini daha çok bozmuş ve daha çok ağlamaya başlamıştı gülerek... 

"Sarhoş oldum" dedi kadın. Adam, "ben de ama rakıdan değil" dedi. Bir bela daha okudu, sigarasından derin bir nefes çekerek. N. Fazıl'ın dizelerini anımsadı "ne hasta bekler sabahı" "ikinci kıtası nasıl başlıyordu" diye düşünürken, bir mesaj! "Rakı şişesinde balık olsam..." 

Hayta hayat işte...

Şarkı Farkı


Gün, batmak için usulca son hazırlıklarını yaparken... Gökyüzü son bir kez ayakkabılarını eline almış bir kadın edasıyla; denizle oynaşır gibi yürür kıyıda... Dalgaya vura vura susar içindeki şarkıyı. Deniz, geriye çekilip köpüre köpüre gelirken, duyduğu bu şarkı; dalgasını geçmesine mani olur. Çünkü o da, geceleri hep bu şarkıyı mırıldanır. Bir sandala yaslanıp; göğsüne düşen yakamozları okşaya okşaya...  Saçına uzanmak için biraz daha yükselir ama eteklerine dokunabilir sadece... Tekrar yükselir ve o şarkıyla yüzüne çarpar! Sendeler, Sırılsıklam olur göğün yüzü...



"Üşüyorsun" der...
"Evet" diye fısıldar gibi cevap verir.. " Deniz, öyle bir bakar ki  gözlerine; ta içine akar adeta. irkilir! Gürlemek ister ama o içini kaplayan güven, o sıcaklık.. O, o adını bilemediği garip hazdan susar kalır. Elleri tutuşur önce.. Sonra, bütün duyguları yaylım ateşine tutar ikisini de...



Konuşamazlar, dilleri dolaşır tam söyleyecekken...Daha da büyür deniz. Bu heybet korkutur, bulutlanır. "Korkma! Eğer korkacaksan, denizsiz kalmaktan kork" der. Bir yıldızı parlatıp, denizin gözlerine sürer. "Bu, yüzümün bir parçası, sakın sönmesin!" der sürerken. "Yüzün, yüzüme rengini verdiği sürece; "yüküm değil, hüküm olursun ancak" diye karşılık verir deniz ve çekip alır kucaklayarak... Ve sürmeye başlar hükmünü, göğün göğsünde... Gök hayrete düştükçe, deniz daha da hoyratlaşır sarılırken...


"Hem kimse bilmesin, hem de herkes duysun. Yarı dalgalı olmamalı deniz, ya durulmalı ya kudurmalı" diye bağırır denize...
Deniz, nidayı duydukça köpürür, kudurur... Kayalara vurmaya başlar! Her vuruşta, yalıyar oluşur... 

Aynı küreklere asılamasalar da, her gece aynı şarkıyı söylemeye devam edecekler;  o sandala yaslanıp...


Share/Bookmark