aşk sandığı'm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk sandığı'm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pozisyon

Giriş bulamadım o yüzden gelişme bölümünden başlıyorum... Bir kompozisyon yazısı değil neticede ama hayata karşı artık nasıl bir pozisyon alınması gerektiğini düşününce, kompozisyondan pek farkı olmadığını görüyorum...

Göğüs germemiz gereken şeylere baktığımızda, gördüklerimiz; göğsümüzü gere gere yürüyebileceğimiz bir yol mu¿  Tartışmanın her defasında, "müthiş defansınla karşılaşıyorum sahanda" dediğimiz adam/kadının, sahanda yumurtayı birlikte yemek istediğimiz kişilerle aynı kişiler mi¿

Bir kadın, ne kadar özlediğini, Onunla yaşadığı her andan nasıl keyif aldığını, en küçük bir ânı bile gözden kaçırmadığını, sevdiğini... Dürüstçe, Saklamadan, korkmadan, söylerken nasıl kadınsa; bunu yaşamaktan da korkmayacak kadar devam edebilmeli kadınlığına... Bir erkek, elini tutan kadınla elinden tuttuğuna inandığı kadınla yaşamayı seçmeli... Nasıl mı¿

Acısıyla tatlısıyla, sevinciyle, kederiyle, iyi günüyle kötü günüyle, "birbirimizden bıkıncaya; birbirimizi sevmekten vazgeçinceye kadar sadece sen ve ben olacağız" diyen biriyle... Kimsenin, kimsenin gözyaşına bakmadığı bir zamanda, birbirlerinin gözyaşlarına dokunabilmeli... Değilse; birbirlerine açılan bütün kapılar ya arkalarından kapanmalı ya da yüzlerine, aralık kalmamalı...

Gidince Toparlanırız

Kalbimi en ücra köşeye kaçmış gizli gizli ağlarken yakaladım, perişandı! Üstü başı çizik, yaralanmış ve kırık içindeydi. Gözlerime ulaşamıyordum, dalıp gitmişti ve çok uzaktaydı. Allah'ım! Nasıl başa çıkacaktım... Önce gözlerimi çekip almalıydım daldığı yerden. Kalbime, "hiçbir yarana dokunma, bırak kanasın, o pis kan aksın dışarı" deyip var gücümle gözlerimin arkasından koştum...

Bir ağaç altında yakaladım, kıpkırmızı olmuşlardı. Dokundum ıslanmış kirpiklerime, daha çok ıslandılar dokununca... Bana bakıyorlardı, "niye izin veriyorsun buna" der gibi... Nasıl acımıştı içim o an! Nasıl bu kadar zalim olabilmiştim kendime aklım almıyordu...

"Gidiyoruz" diyebildim sadece ama çekip alamıyordum gözlerimi... "Nasıl toparlanacağız
¿" der gibi baktılar... "Gidince toparlanırız" diyebildim. Sanki son nefesimi bu söz için harcamıştım... Yapmalıydım, başarmalıydım ama nasıl¿ Bir anda olamazdı ama bir anıyla mümkündü belki... Hatıra ormanının tam ortasındaydık, ne kadar güzel yaşanmışlıklar varsa, hepsi etrafımızda dönüyordu. Aklım, tüm gücüyle yanımdaydı... "Kötüleri bul ve önlerine koy. Burdan uzaklaşabilmenin yolu bu" dedi...

Buldum! Buldukça, diğerleri de geldi... İyi anılar teker teker ve yavaş yavaş uzaklaşmaya başlayıp, anlara terk ediyordu... Belki bir daha görüşemeyecek olmanın hüznüyle...

Gözlerimi alabilmiştim ama kalbim, onu nasıl tedavi edecektim... Başka bir acıyla mı? Hayır hayır! O iyileşene kadar dokunmayacaktım ona. Şifayı yine kendinden bulacaktı, başka bir kalpten değil... Kendime diz çöktüm ve ellerimi avuçlarımın içine alıp; "ben, beni çok üzdüm... Kalbim, gözlerim, ruhum; beni affedin! Ben, beni seviyorum" deyip ayağa kaldırdım omuzlarımdan tutup... Sımsıkı sarıldım kendime...

Elimdeydim artık... Yağmur başladı! Gitmeliyim...



 

























'Düş'tük


İnsan çok şey yazar ama bir türlü söyleyemez o bir şeyi. Sayfalar dolusu konuşur, yazıp yazıp karalar, yırtar çoğunu ve yeniden yeltenir cümle kurmaya... Yine bulamaz doğru kelimeyi. Bir türlü dile gelmez kalbinde hecelenen anlam. Çünkü sözcükler; ses ister harf değil... 

Harfi harfine yazarsın aşkı ama ne kadar usta olursan ol, kalemine uyduramazsın işte. Dedim ya; "ses ister" diye... Aklındakileri toparlamak için yazarken, sakarlık yapar; içini dökersin. Temize çekebilmek o kadar kolay olmuyor gel gör ki... 

Yazarken ne kadar vasat geldi gözünüze değil mi. O'nun size "gel, gör ki" diye seslendiğini düşünsenize! Hayatın tınısını duyun, duyurun...  Seslenin! Ne kadar uzakta olursa olsun, duyar... 

"Sen niye seslenmiyorsun o zaman, yazıyorsun?" diye soranlarınız olacak mutlaka... 
Sakarım ben!...

Gerçeklere göz yumdukça, düşlere gözün açık gidersin...

Şarkı Farkı


Gün, batmak için usulca son hazırlıklarını yaparken... Gökyüzü son bir kez ayakkabılarını eline almış bir kadın edasıyla; denizle oynaşır gibi yürür kıyıda... Dalgaya vura vura susar içindeki şarkıyı. Deniz, geriye çekilip köpüre köpüre gelirken, duyduğu bu şarkı; dalgasını geçmesine mani olur. Çünkü o da, geceleri hep bu şarkıyı mırıldanır. Bir sandala yaslanıp; göğsüne düşen yakamozları okşaya okşaya...  Saçına uzanmak için biraz daha yükselir ama eteklerine dokunabilir sadece... Tekrar yükselir ve o şarkıyla yüzüne çarpar! Sendeler, Sırılsıklam olur göğün yüzü...



"Üşüyorsun" der...
"Evet" diye fısıldar gibi cevap verir.. " Deniz, öyle bir bakar ki  gözlerine; ta içine akar adeta. irkilir! Gürlemek ister ama o içini kaplayan güven, o sıcaklık.. O, o adını bilemediği garip hazdan susar kalır. Elleri tutuşur önce.. Sonra, bütün duyguları yaylım ateşine tutar ikisini de...



Konuşamazlar, dilleri dolaşır tam söyleyecekken...Daha da büyür deniz. Bu heybet korkutur, bulutlanır. "Korkma! Eğer korkacaksan, denizsiz kalmaktan kork" der. Bir yıldızı parlatıp, denizin gözlerine sürer. "Bu, yüzümün bir parçası, sakın sönmesin!" der sürerken. "Yüzün, yüzüme rengini verdiği sürece; "yüküm değil, hüküm olursun ancak" diye karşılık verir deniz ve çekip alır kucaklayarak... Ve sürmeye başlar hükmünü, göğün göğsünde... Gök hayrete düştükçe, deniz daha da hoyratlaşır sarılırken...


"Hem kimse bilmesin, hem de herkes duysun. Yarı dalgalı olmamalı deniz, ya durulmalı ya kudurmalı" diye bağırır denize...
Deniz, nidayı duydukça köpürür, kudurur... Kayalara vurmaya başlar! Her vuruşta, yalıyar oluşur... 

Aynı küreklere asılamasalar da, her gece aynı şarkıyı söylemeye devam edecekler;  o sandala yaslanıp...

Muhakeme Salonu


Hayatınız kendi halinde seyr ederken, birden bire yolunuza biri çıkar. Ne yol verir ne de yol alır, öylece durur. Korkuyla karışık şaşkınlıkla, yol vermesini beklersiniz ama vermez. Kendi de gitmez...




O durgunlukta, ne kadar yorgun olduğunuzu fark edersiniz. "Ellerim, ayaklarım, gözlerim ne kadar da yorgunmuş meğer" diye düşünürsünüz. Hatta gülümsemeniz bile...

Tanık mı, sanık mı olduğunuzu bilemediğiniz, bir muhakeme salonunda bulursunuz kendinizi. Bir kalem tutuşturulur elinize, o an siz tutuşursunuz! Bir kalemde yazacak ya da sileceksiniz. Kim bilir belki kıracaksınız! Her şeyin siz olduğu bir muhakemede güçlü ve adil olmak ne zor şey...



Nerden çıktı şimdi bu adam/kadın! "Niye gelip tam da benim karşımda durdu?" diye soracak olursunuz. "Yürünmez hep öyle, bazen susulur" der daha siz sormadan. Bir cevap anahtarı gibi açmaya başlar kalbinizin kilidini. Cevapların değil, soruların yanlış olduğunu öğretir size. İçinize dokunur! Yeniden dokunmaya başlarsınız hayata ya da hayat size dokunmaya başlamıştır...

Bir yanda, dokumacı kuşların kanat çırpışını yaşarken, diğer yanda, butimar kuşunun kanât çırpınışını öğretir size "hayat"ım dediğiniz... 

Susuyorum......

Parmak İzi


Bundan, 3 ya da 5 ay önce bir şarkıya rastlamıştım. O zaman dinlediğimde "bir gün, bu şarkının da hikayesini yazacağım" demiştim. O gün, bu günmüş. Her şarkı, hikayesiyle yazılıyor biliyoruz. Bazı hikayeler de şarkılarını yazıyor. Şarkısını yazacak hikayem olmadı ama hikayesini yazdığım şarkı çok oldu. Önceki yazılarımı okuyanlar bilirler...


Ayrı şehirlerde, aynı gecelerin uykusuz saatlerini birbirinden habersiz yaşayan bu adam ve bu kadın, kendilerine dayatılan her dünyayı dışlamış, sunulanı beğenmedikleri takdirde takdir etmemiş, takdire şâyan bulduklarını da baş tacı etmiş... 
Bu iki maceraperest, sırtladıkları çantalarında bir tutam düş ve mataralarında, acılarını madara edecek bir nebze gülüşle, hayata olan kazıklarının tadını ala ala vermektedirler günün hakkını... 
Hayallerinin tozunu arttırmak yerine, tozunu attıran, bu iki maceracı.  Düşlerine cephane taşıdıkları bir vakitte dokunmuşlardır yaşamlarına. Anlamlara yüklene yüklene cümleler, dünyalar kurmuşlardır.  Meçhul olmayan faildir ikisi de. Çünkü birbirlerinde parmak izi bırakmışlardır... 
Adam, kadının gözlerine imbat ruzgarıyla seslenir her akşam. Ve her akşam, kadın bu sese  konar. Kuşku duymadan, korkmadan, ürkmeden. Bazı an gözlerinden geçtiği bulut,  bazı an da off çekerek yıkıp dağladığı bu kadın, yakarak geçer vakitli vakitsiz, düşlerinin  sokağından...
Sonu olmayan bir hikayeye başladıklarını bilirler. Bu, ayrıca başka bir haz verir ikisine de. Çünkü hayatı, sürpriz gibi yaşamayı severler... Düşünsenize, sonunu bildiğiniz bir kitabı kaç kez okursunuz en fazla ya da filmi kaç kez seyredersiniz, o hayecanı duyabilir misiniz? Bu hikaye, o yüzden büyük bir keyif verir ikisine de. Her sabah, gözlerini yeni bir heyecanla açıp "bu gün neler yaşayacağım acaba?" dedikleri bir hayatın izini sürmeye başlarlar...
Bir şarkı ya da şiiri dolarlar çoğu zaman parmaklarına. Her mısra, yaralı bir kuş gibi girer göğüs kafeslerinden içeri.  'Us'ulca kanarlar, ağlamazlar hiç. Çünkü ağlarlarsa, öleceklerdir. Cânı, gönülden verenler bilirler...
Kâh savaşan kâh sevişen sözcüklerle savuşturdukları yalnızlıkları, gün battıkça batmaya başlar ikisine de. Gece bastırdıkça, sıvışamayacaklarını anladıkları bu özlem, bir kibritte daha da alevlenip, duman eder ikisini!...
Hiç tanımadan, ne garip...


Sonra mı? Bilmiyorum ki...


Seslenin


İnsanın boğazına takılıp söyleyemediği şeyler nasıldır bilirsiniz. Ne kadar su içerseniz için inmez boğazınızdan aşağı. İlk kez paldır küldür giriyorum böyle konuya. Ben de anlamadım ki, geceye uzanmış yıldızları seyrederken, baktım parmaklarım tuşlarda gezinmeye başlamış...
Neyse ki, yetiştim. Kafamdan geçenleri anlatmalarına ses çıkarmıyorum da, bazen başımdan geçenleri yazıyorlar. Ha, başımdan geçenler "tu kaka" şeyler mi, tabii ki de hayır ama hep derim ya "yaşadıklarımı kâle alırım kaleme almam" diye...
Sizlere bir çok şeyler zırvalıyorum aşk hakkında, hayat hakkında. Hatta haddimi aşıp ahkam kestiğim de oluyor. Sizler de olgunluk gösterip gülüp geçiyorsunuz. Yine aşka geldim yazarken. Ben buyum işte, yazarken yaşıyorum. "Ben buyum" dediğim zaman, bana kızanlarınız olabilir. Ki, ben birisisini biliyorum...
Keyfinize paha biçebildiğiniz anlar oldu mu hiç sizin? Ya da hiç düşündünüz mü "şu keyfime paha biçecek olsaydım, ederi ne olurdu acaba?" diye. Daha önce ben de düşünmemiştim. Düşündüğümde de, paha biçemedim inanın. Deneyin siz de biçemeyeceksiniz. Ama pahalıya geliyor onu söyleyeyim. Nasıl mı? Mesela,  şu anda uykuda olmak varken, bu keyfin bedelini ödemeye çalışıyorum. "Çalışıyorum" dedim doğru duydunuz. Ne yalan söyleyeyim, yıllardır böyle keyif aldığım olmamıştı hayattan... 
İlk paragrafa bakıyorum da, söyleyeceklerim başkaymış. Ne kadar şapşalca bir durum! Yo, şapşallık kötü bir şey değilmiş. Ben de yanlış biliyormuşum ama neden biliyor musunuz, sözcüklerden ziyade ses çok mühim de ondan. Mevlana; “Sesini değil, sözünü yükselt! Yağmurlardır yaprakları büyüten, gök gürültüleri değil “ der ya, bu sözün anlamı çok büyüktür. Haşa! buna itiraz olamaz. Lakin, benim söylemek istediğim çok başka bir şey...
Hani, bir tonu vardır o sesin. Duyduğunuzda, can alırsınız. Ve can verirsiniz ama karşınızdakine. Bildiğiniz can çekişmesidir bu! O sesi, o canı çeker canınız. Cana çekilirsiniz... Hatırlasanıza "seni seviyorum" diyenlerinizi, bu  çok anlamlı kelimeyi hangi tonda söylemişlerdi? İşte o ses, size öyle  bir "geber!" der ki,  "yaşa!"dır... 
Saat gecenin 03ü olmuş, ben can derdindeyim.  Tamam tamam biliyorum, şapşalın biriyim...
Ha, "şapşal"ın ne anlama geldiğini özellikle  açıklamadım. Bunu birinden duyduğunuz da, o sesten öğrenmenin keyfine paha biçemeyin diye. O biriyle, öbürünü karıştırmayın ama!...

Bu Son Dur

Bir ülke düşünün, sonra bu ülkede kral düşünün ama iki tane kral... Biri kadın diğeri erkek ama ikisi de kral... Daha başından kafanız karıştı farkındayım. Durun anlatacağım...

Erkek, denizlerin hakimi. Kadın ise, gökyüzünün... Bu iki hakim, bir ülkeye aynı anda hakim olurlar. Fakat birbirlerine baskın çıkmak gibi bir ahmaklığa düşmeyecek kadar zeki ikisi de. Çünkü birinin yarattığı her afet, diğerinin felaketi olacağını bilirler…

Bir ülke yaratmışlardır kendilerine, herkesten farklı dünyaları olan.  Hırçındır deniz ama o kadar sakin durur ki gökyüzünün karşısında, kıyıdan bakan anlayamaz. Bilir gökyüzü, anlar. Anlar ama bilmezden gelir.  Önce hangisi uyanırsa, o uyandırır diğerini. Genelde deniz uyanır hep ve martı uçurur. Martı kanadını duyar duymaz, denize damlar hemen gökyüzü...

Deniz "benim krallığım seninkinden daha kıymetli. Çünkü sen varsın" der. Bu söz, hem gururlandırır hem de kıskandırır gökyüzünü. Ay ve güneşe, dönemli değişimler yaratıp , dik acılar vererek  gel-gitler yaşatmaya çalışır... Oysa ne korsanlar görmüştür o deniz, ne kentler batırmıştır zamanında. Gülerek karşılar hep... Ve uyarır bir gün, "yüzüne, yabancı cisimlerin gölgesi düşüyor ve bu senin krallığında yaşanıyor!" diye... Denizin kolaylıkla söylediği bu söz, zoruna gider gökyüzünün. Ne gariptir ki, hoşuna da gider diğer taraftan.  Satır arasına saklanan, alt metni okumuştur çünkü...

Uyumaz o gece, gün ağarıncaya kadar denizi seyreder… Ve "ne böyle senle ne de sensiz" diyerek, gümbür gümbür bir sessizlikle kapatır kendini... O anda, dünya yörüngeden çıkar! Ay, güneşe tutulmaya, yıldızlar kaymaya, bulutlar, sağa sola kaçışırken birbirlerine çarpmaya başlar!...

Deniz! eminim hiç böyle görmemişsinizdir. O sakin deniz, bir anda dev bir dalgaya dönüşüp kıyıya doğru daha da büyüyerek yaklaşır. Kararlıdır! Ya yok olacaklardır ya da olacaklardır. Çünkü bütün dünyası, her gece sularında oynaşan yıldızlar, her sabah maviliğinde seyr eden güneşidir...

Bir küçük kavuniçi balığa "son uç bu olmamalı" der köpürerek. Çırpınmaya başlar küçük kavuniçi balık “değil zaten bu son, dur!" der...



7niz mi

Ben hep aradaki 7 farkı değil ortak noktayı bulmaktan yanaydım. Lakin, buradaki farkın farkı çok farklı. Bu fark 7ye sığar mı bilmem. Elimden geleni yapacağım sığdırmak için...

Biri giderse kalanda neler olur? Herkeste aynı şey mi olur bilmem. "Mevlana'nın dediği gibi; "ne bileyim ben, ben kendimi bilirim." Hah işte ben de kendimi bilirim. Ben farz ediyorum, siz farzedin...


1 Şair demiş ya; "sen gidiyorsun ya, şimdi herkes sana benzeyecek" diye. Yok efendim, kimse O na benzemez. Çünkü tınıları da başkadır "tanı"ları da. O yüzden, kimse bana O nu hatırlatmaz, ertesi gün unuturum…

2 Tahdite de tehdite de alışkın olmayan asi "ben"liğim ters kodlamaya dönüşüp İsa gibi sol yanağını uzatır hale dönüşmeye başlamışken, o bir çift gözün üzerimden kalktığını düşünerek hemen eski bana dönüşürüm…

3 Yıllardır, kimseyi ağırlamadım ve uğurlamadım. Unuttuğum bu eski duyguyu hatırlamama sebep olan adam, gidişiyle beni ancak yeniler...

4 Hani, arkadaş eş dost toplantısında kahkahalarla gülerken, birden bire bir sözü gelir aklına! O anda, dudaklarında donar kalır o her neyse. Gülümsemen boğazına takılır ve belli etmemek için daha çok gülmeye çalışırsın ya için acıya acıya. Lanet okursun ya. Benim aklıma bile gelmez…

5 İnsanoğlu her şeye çabuk alışıyor. Alıştığı o her neyse kaybettiği ya da görmediği zaman önce sendeler. Çünkü adımlarını, geriye doğru atıyordur. Ayağım bile takılmaz, yürür giderim…

6 tından kalkması zor bir mesele ama altında kalmam…

7 niz mi!?

Deli misiniz kahrolurum! Her söz her şey anlamsız gelir. Uyanmak istemem sabahları... Kahveye "bile" küserim! Günlerce zırlarım, herkeste onu ararım. Bana O nun gibi kükresin, O nun gibi kızdırsın, O nun gibi, O nun gibi, O nun gibi... Kimse olamaz ki!...

Bir de aradaki 7 ortak noktaya bakmaya ne dersiniz? Mesela…

1 inci göğüslenen ipin galibiyetini yaşarken, mağlup olanın üzüntüsü saklar gözlerinde…

2 kinci değildir ama unutmaz!...

3 buçuk bilmez…

4 dörtlük kavramına inanmaz…

5 er şaşar. Bilir…

6 üstünden daha iyi olabilir düşüncesiyle, alt üst edebilir…

7 rir…



































bÖlüm Sonu

Hikaye bu ya;
bir gün, bir kadınla bir adamın yolu bir istasyonda kesişir. Her ikisi de, kısa bir gezinti yapmak için çıktıkları dünyalarından, nasıl olur da kendilerini burada bulurlar anlayamazlar…
Kadın, daha öncede çıkmıştır oysa… Ve gün batmadan da dönmüştür. Çünkü nedeni, bedeninden hep ağır basmıştır. Ve bu ağırlığı taşıyabilecek gücü olan “adam” la hiç karşılaşmamıştır. Beklediği ya da aradığı biri de olmamıştır ki zaten. Tam tersine istememiştir  üstelik. Elinin tersinin yetmediği durumlarda, yüreğinin tersiyle bertaraf etmiştir yoluna çıkanları taşır mı taşımaz mı diye tartmadan…

Ya şimdi! Dönmek istediğinde, ayakları, geri geri gidiyor, aklı “geri dön” uyarısı yaptıkça, yüreği öyle bir çarpıyor ki… Akla zarar!
Adam da çıkmıştır daha önce ve o da aynı gün, gün batmadan ay çıkmadan dönmüştür. Çünkü cep hanedeki kadın değil, cephanedeki kadındır adamın düşlediği. Gel-gitleri yoktur, dağları denize paraleldir gönül coğrafyasında. Ta ki, “basmayın!” ta”bela”sını görünceye kadar…
Nasıl geldiklerini bilmedikleri istasyondadırlar işte…
Herkes, içinde çıktıkları yolculukları kah şarkılara, kah türkülere yükleyip söylene söylene dolaşmaktadır bu istasyonda. Ta ki, onlar gelinceye kadar... Onca insanın arasında birbirlerini fark etmelerinin farkına çabuk varırlar. Çünkü her göz attıkları yerde, birbirlerine ait sözler karşılar onları. Göz göze gelirsek, göz, göze gelir korkusundan mıdır nedendir, bakmazlar birbirlerinin gözlerine hiç...
Bu iki tanıdık yabancı, bu iki “dediğim dedik” diyen iki inatçı, “dediğim, dediğin olacak” mücadelesi sürdürmeye başlarlar…
İki rakip takımın oyuncuları gibidirler. Lakin, yenildiklerinde mutlu olan garip bir duygu hakim olmuştur birbirlerine karşı. Bilerek pas verip sonrada pes ettirmek için oynamadıkları kelime kalmaz dağarcıklarında... Ve hep, berabere ve gülerek terk ederler sahayı...
Adamın eyvallah yerine evvel Allah tavrına aşık olmuştur kadın, fakat aşkını “senden nefret ediyorum” diyerek püskürtüyordur lav gibi.  “Love püskürtüyorum” demenin  keyfiyle. Keyfinin kısa süreceğini de biliyordur. Çünkü adam her seferinde “an” gibi bir zaman dilimi süresinde lağvediyor ve o güne kadar, kadının ustalıkla kullandığı silahını bu kez tetiği çekerken ellerinin titremesine sebep oluyordur...
Pervası yoktur adamın. "Gereksiz nezaket sahtekarlıktır" sözünü kaftan gibi giymiştir üzerine. Kimseye bu kadar yakıştıramamıştır kadın bu giysiyi. Daha önce gördükleri emanet gibi taşımışlar ve çok çabuk çıkarmışlardır üzerlerinden... Ama bu adam, karşısında  kim olursa olsun çıkartmıyordur...
Kadının, giderek adama olan hayranlığı artmaya, hayranlığı arttıkça beraberinde  kendini ele vermenin hırçınlığı da artmaya başlamıştır. Çünkü kadının coğrafyasında, dağlar denize paralel değildir adamda olduğu gibi... Ve bunu o kadar iyi biliyordur ki adam, elini tutması gereken yerde elini, elinden tutması gereken yerde elinden tutarak, büyük bir hazla kırıyordur kadının kabuğunu...
Kadın, dayanamayıp “tam bir belasın sen" der adama. Bu sözle adamın geri çekileceğini düşünürken, “Allah belanı versin!” dediğini duyar adamın. O an, zaman durur ikisine de. Susarlar...
Çünkü bu, bir duadır!...
Sessizliği ilk bozan "yine" adam olur. "Saat kaç?" diye sorar. "Saat akşam" diye cevap verir kadın. “Birazdan ay doğar" der adam...
Oysa ay daha önce başka sevdalar tarafından tutulmuştur...
Tren sesi! Ve  bölüm sonu... Belki de son bölüm...

Düş Doktoru

Hani zamanda yolculuk yoktu? Bir söz ya da bir resim bir anda seni ışıktan bile daha hızlı atıyor geçmişe...  Tam ortasına hem de...

Düştüğü geçmişin tam ortasına, sunturlu bir küfür sallayası geliyor insanın "geçmişine" diye başlayan... Yok yok, bu gün tam tersine sövmek için değil övmek için söz aldım bir bakıştan. Bakış açımın bakış acıma dönüştüğü durumlarda, bakış aşısı vuran düş doktorum var benim. Dizelerimin kanadığını gördüğü an, elinde bulutlardan bir tutam pamuk ve anason kokan yağmurlarla yanımda bitiveriyor hemen...

Bazı an, isteyerek düşüyorum sırf koşup gelsin diye... Bazı an da o beni düşürüyor pansuman bahanesiyle yanımda olmak için...

Bu gün de öyle oldu... Bir sözle, binbir an geriye yolladı beni. Uzak sandığım geçmişin, aslında ne kadar yakınımda olduğunu fark ettim bu gün. Hatta gelecek bile bu kadar yakın değil geçmişten...

Telaşımı anladığı an hep böyle yapıyor zaten. Bir söz ya da bir hikayeyle zamandan koparıp anıya bağlıyor gözlerimi. Oysa ben "o gelecek" diye telaşlanıp düşüyorum âna. Beni zamandan atarken, sol tarafında  yasakladığı, kimselere anlatmadığı hikayesini anlatıyor bir yandan da, keyfini çıkara çıkara. Kızdığımda ise, "seni zamandan atıyorum, zamana  atmamı mı istersin!?" deyip "o son kadehi" koymadan gidiyor... "Düş"tüm diye üzülmüyorum artık. Çünkü düş doktorum var benim...

Ha, bu gün beni attığı zamandan söz etmeyi unuttum sahi! Tel dolabınızın ne renk olduğunu hatırlayanınız var mı? Benim maviydi....


Zamanda yolculuk yapmayı hayal ederken, zamanında yapılacak yolculukları kaçırma!...

















Alçak Gönüllü


Kıyıdan uzaklaşıldığında kıyıya bakarız hepimiz. Bir şeylerin, birlerinin küçüldüğünü görmenin hüzünlendireceğini bile bile... 

Ben de, demir attığım bu limandan demir alıyorum artık ama veda etmeden... Uzaklaşırken kıyıya bakıyorum ister istemez. Bir acı kaplıyor içimi ama anlatamam. Sokağından geçtiğim hayat daralıyor git gide. İki katlı evin kapısı küçülüyor... 

Yolcu eden ne kadar çok şey oluyor insanı giderken, kendisi hariç. Bir de, adını telaffuz etmek günahmış gibi saklayıp "O" dediğimiz...
O uğurlamasın zaten.  Çünkü O, geriye dönerken yolu şaşırıp kaybolabilir! Çünkü O, bu küçülmeyi kaldırabilecek kadar büyük değil!...

Gönlü alçak insanla, alçak gönüllü insanı hep karıştırdım ben. Bu yüzden, çok yüklü bedeller ödedim. Çünkü faturayı kendime kestim her seferde... 

Belki yıllar sonra, belki yarın ama bir gün mutlaka tekrar karşılaşacağız.  Gözlerimi gözlerine dikip "alçak gönüllü biri mi haindir, yoksa gönlü alçak olan mı?" diye soracağım. Gözlerimi öyle dikeceğim ki gözlerine, hiç bir lisan hiç bir bakış sökemeyecek bir daha gözlerimi gözlerinden! Ne şiir yetişecek imdadına ne de en sevdiği bir şarkı. Çünkü en iyi onlar bilir alçak gönüllüyle gönüllü alçak arasındaki farkı... 

O, gün gelecek...  O gün gelecek... Elimdeki son vedayı, onun için saklıyorum!...

 Aşka ilk küskünlük; yandığın kişiyi uyandığında görmemekle başlıyor...

Tarih Kuşu

Yoruldum artık sana yazmaktan, seni yazmaktan, seni yaşamaktan... Hayat, bütün ağırlığıyla gözlerinde kendini tartarken, bir kuş gibi tünemiştim omzuna ansızın. An sızın olmuştum, olmuştun. Talih kuşun değildim ama tarih kuşundum senin…


Kaç senedir yolun başındayım bilmiyorum ki. Düzgün adım ileri gittiğim günlerin, üzgün adım geri döndüğüm günlerden daha az olduğunu görmekten yoruldum… "Yarın" dediğim her günün, beni düne hazırlayan anlardan yapılmış tuzaklar olduğunu görmekten yoruldum…


Ne kadar şarkı varsa dinledim bu gece. "Senden bana gelsin"" dedim.  Fena geldiler! Üstüme üstüme geldiler.  Bütün cümleler  birbirinin üzerine devrildi …


Ne boyun ne posun, ne kaşın ne de gözün umurumda. Hayata verdiğin pozun ve sözün ilgilendiriyor beni.  Ne kaldı sustuğum? Duyuyor musun?
 
Bu yazıya başladığım tarihle, seninle ilk selamlaşmamızın tarihi aynı. Tesadüf olabilir mi bu? Ve bu tarihten, tam iki yıl 3 gün sonra da ömre bedel ilk karşılaşma… Benden başkasıyla karşılaşma!...

Bak, yine bayram geliyor… “Takvimler bu günü bayram yazıyor” diyeceğiz. Sen, yine sabah ezanıyla yüreğini ağartacak… Ve “bir takvim daha” diyerek yüreğimde artacaksın… 

Çok oldun çok…

sOnaltı Kelime




Sevgili  SırfŞiirselYorum  beni yine yeni yeniden mimlemiş... "Onaltı kelimeyle söyle" diyor...


Senin için yazdığım şiirler, hikayeler biriLkti... Çok bekledim artık yeter! Gel...

Son altıncı kelimem bu sana...



Yarın Sızım

Kadın gidiyordu kendinden. Git gide gözden uzaklaşmasını seyrediyordu, içinde bir yerler acıyarak. El sallayan adamı gördü belli belirsiz. Bir martı, saklandığı yerden kanat çırparak, çığlıklar ata ata kadının yüreğine kondu. Limandaki el sallayan adamdan, sözler saklıyordu bakışlarında martı. Bakmadı kadın, görmek istemedi. Çünkü gidemeyeceğini biliyordu yoksa...

Dokunmuştu martı kadına. Kadın da martıya dokundu usulca. Ve gitmesini istedi martıdan. "Uçamam! Sözler var biriken, susmalar var söylenmesi gereken" dedi martı. "Duymak istemiyorum!" dedi kadın ve martıyı tuttuğu gibi gökyüzüne doğru savurdu...



Uçuyordu işte, hani uçamazdı diye düşünürken. Tam o anda kalbinde irkilme oldu. Sanki birileri konuşuyordu kalbinde. Harfler birbirine girmiş, kelimeler lime lime olmuş halde cümle kurmaya çalışıyorlardı. "Neler oluyor orda!" diye seslendi kadın. "Beni bırakmayı unutmuşsun giderken" diyen bir ses duydu. Limandaki adamın sesiydi bu! "Sen nasıl geldin? Seni limanda bırakmıştım ben" diye söylendi kadın, gözlerinde derin bakışlar saklayan adama. "Gitmedin ki, gidemezdin. İzin vermezdim buna" dedi adam...

Kadın, "denedik ama olmuyor işte" diye sürdürürken konuşmasını, adam elleriyle kadının dudaklarını kapattı. "Denemiyoruz, yaşıyoruz. Çünkü aşk denenmez, denenemez. Denenirse buna aşk denmez. Sadece yaşarsın. Zamandan uzak, geçmişten gelecekten uzak. Sadece ânı yaşarsın. Yanarak mı yaşamak istiyorsun?" dedi, usulca ellerini çekerek kadının dudaklarından...

Kadın, gözlerini iki mavinin birleştiği yere çevirdi. Adamın sözleri, ruzgar gibi savurmaya başlamıştı kafasındaki tüm soruları. Cevabını alan her soru, kanatlanıp uçuyordu adeta. Gözlerini adama çevirdi. Beyaz gömleği içinde, martıyı andırıyordu adam. Az önce elleriyle, gökyüzüne savurduğu martı değil miydi bu. Adam, okumuştu kadının aklından geçenleri. Gülümseyerek ellerini uzattı kadına. "Gördüğün gibi uçamadım" dedi. Gözlerine, kadının gözlerindeki anlamı yükleyip "sen gidebildin mi?" dedi fısıltıyla. "Yarın" dedi kadın, "ya yarın değişirse her şey, ya gidersek ikimizden biri!?" Hiç istifini bozmadı adam. Sımsıkı sarıldı kadına ve usulca kulağına eğilip "aşkta yarın yoktur sevgili" dedi... 

Saatin zili çalıyordu. Kadın gerinerek doğruldu yatağından. Saate baktı, 10'du. Camı açtı. Gece yağmur yağmıştı ve yağmurun toprakla birleştiğinde çıkan o rayihayı çok seviyordu kadın. Mutfağa gitti. Çay suyunu koydu. 


Sonra bir plak seçti. Duyguları plakta çalan şarkıya eşlik ederken, dünden kalma günü yaşamaya başlamıştı yine. Hiç yarını olmamıştı ki...

Beni Yaşarsan Yaşarsın

Şimdiye kadar yazdıklarım, bundan sonra yazacaklarımı değiştirmeyecek anlamına gelmiyor. Hep söylediğim bir şey var. Tekrarlamadan edemeyeceğim; "ben yaşadıklarımı yazmıyorum. Yazdıklarımı yaşıyorum. Kim bilir, bir gün yaşadıklarımı yazarım." Hatırladınız mı? Hatırlamadınız...

Aşk konusunda o kadar şey yazdım. Gerçekte, bu yazdıklarımı yaşasam, Leyla'yı bırakıp beni konuşmaya başlarlardı. "Hiç mi yaşamadın yani?" sorusunu duydum. Elbette yaşadım canım ama o şarkıdaki gibi, sene geçti, mevsim geçti, ay geçti. Hatta seneler geçti. Ve bir daha da aşk denilen o duygu, o duygu adamı karşıma çıkmadı. Beklemedim de zaten, çıksın diye. Hele şimdi beni bu duyguya inandıracak adam maalesef ki yok...

Etrafınıza baktınız mı hiç? Kadın/erkek ayrımı yapmıyorum. Bakın şöyle, ne görüyorsunuz? Kadınlar, erkek. Erkeklerse, ürkek olmuş. Ağzından küfür eksik olmayan, bir ilişkiyi bitirmeden, diğerine başlayan ve bundan da hicap duymayan kadınlar... Oysa ben söylerken bile, hicap duydum. Sigarasını kendisinin yakmasını feministlik sanan kadınlar bunlar.

Ya erkeklere ne demeli! Eskiden güçlü omuzları olan erkeklerin yerini, şimdi geniş omuzları olan ürkekler almış. Oysa taşımak için geniş değil, güçlü omuzlara ihtiyaç var. Ne istediğini bilen kadınların başı, bu omuzlara ağır gelir. İşte bu yüzden, kimseye "evet" demedim. Ben demeyeceğim zaten, o dedirtecek...

 
Beni yaşayan, benimle yaşar...

Göz Göze Gelir

“Bekle beni geleceğim” demiştim sana, hatırlarsan. Hala, gelmenin yollarını arıyorum. Belki sıkıldın, belki yoruldun beklemekten. Haklısın ama sen demez misin hep “hayat işte” diye...  İşte öyle... 


Hayata göz yumarım ama hayatta göz yummam bilirsin. Yaşarken açık olan gözlerim, korkarım ölürken de açık gidecek... İşte öyle...

İçimizde adı konmamış, okunmamış mektupların ucu yakılır da tüteriz ya... Hani, geçmiş bir  akşamdan kalma  şarkıda, yığılır kalır ya gözlerimiz bir çift gözün üstüne... İşte öyle...



Önce göz göze gelir,
   sonra göz, göze gelir...

Aşk bu mu?

Aşk Olsun!

Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba.

Gündem, tabiri caizse kaynayan kazandan farksız. Ben o konulara girmeyeceğim. Malum konumuz, her zamanki gibi aşk! Lakin bu da gündem konusu. Çünkü 14 şubat yaklaşıyor. Hepimiz, o günün St. Valentine day olduğunu biliyoruz. 


Anlayamadığım, neden sevgililer günü? O gün nikah kıyıyor St. Valentine, kimseye sevgili bulmuyor ki. Bence "nikah günü" ilan edilmeliydi. Hatta evlenmek isteyenler, 14 şubat tarihini almalıydılar… Evlenecek olursam, tarihim belli. Haklısınız, sevgili buldum da evlenmem kaldı...

Aşk konusunda, o kadar çok şey söyledim ki. Söylediklerimin arkasındaydım elbette ama bugün gördüm ki, şimdi onlar benim arkamda duruyorlar. Ne söylenirse söylensin,  yaşamayan birine bu duygunun tarifini yapmak imkansız. Bu konuda en güzel örnek, üç kelebeğin hikayesidir bence. 


3 kelebek, uzakta yanan bir ışık görürler. Kendi aralarında bu ışığın ne olduğu konusunda konuşurlar ama bir sonuca ulaşamazlar. Bunun üzerine, 1. kelebek ışığın yanına gitmeye karar verir ve oraya doğru uçmaya başlar. Fakat yaklaştıkça sıcaklık hissetmeye başlar, daha fazla devam edemez ve geri döner. Arkadaşlarına, sıcaklık hissettiğini anlatabilir sadece. Bunun üzerine, 2. kelebek uçmaya başlar ışığa doğru. Yaklaştıkça, arkadaşının bahsettiği sıcaklığı o da hissetmeye başlamıştır. Fakat “daha da ileri gitmeliyim” der. Biraz daha yaklaşır ama kanadı yanar. Can havliyle geri kaçar. Daha fazla gidemeyeceğini anlar ve o da geri döner. Arkadaşlarına anlatır durumu. 3. Kelebek “ben de mutlaka görmeliyim” der ve arkadaşlarının “gitme!” uyarılarına kulak asmadan ışığa doğru uçmaya başlar. Sıcaklık hisseder o da önce. Daha sonra giderek artar bu ısı ve kanadının acısını duyar. “Biraz daha yaklaşmalıyım” der ve o ışığın, aslında ateşin içine düşer...

Aşk, 3. kelebeğin yaşadığıdır işte.  Biz hep 1. ve 2. kelebek kadar olabildik aşk konusunda. Oysa oldun mu, 3. kelebek olacaksın...

3. kelebek olduğunuzda, hikayenin kendisi siz olacaksınız. Evet sevgili sevgililer, şimdiden gününüzü kutluyorum. Ve inşallah gününüzü görürsünüz. Gün görmek anlamında söyledim, aşk olsun! 


Benim mi? Şimdiye kadar günümü gösteren biri çıkamadı...

Peri Şan Oldum



Bir yılı daha geride bırakmaya hazırlandığımız şu günlerde, bir hüzün bir kıyamettir gidiyor içimde. Ne oluyor kızım, ilk defa mı yıl bırakıyorsun geride? Dönüp bir baksana arkana! Yıllar var arkanda kalan. "Evet de, bu yılı hiç bırakmak istemiyorum. Ondandır belki" diye cevapladım kendime.


Bunun diğer senelerden ne farkı var? Bu sene büyüdüğümü hissettim, yaşadığımı, sevdiğimi, özlediğimi. Bütün bunlara sebep olan adam, artık kendimi ıskalamamam gerektiğini, içimdeki o cesur kız çocuğunun elini tutup karşıma getirerek gösterdi bana. Akıllı adamdı, içimdeki çocuğun kalbini kazanarak yapmıştı fethini. Bir nev-i kısasa kısas yapmıştı aslında. Çünkü ben de zaman zaman onun içindeki çocuğu mutlu ederek ele geçirmiştim kalbini. Elde tutmak, elde etmekten daha zordur. Bunu bile bile ele almıştım bu kalbi. Öyleyse, elimden geleni yapmalıydım. Yapmıştım ve yapıyorum. Lakin, “Gel” diyor artık “Gel...” Eyvah!


"Bu yılda ve bu yolda, el ile değil, el ele olmak istiyorum artık" dediğinde, konuşamadım! Haklıydı... Bir şey biterken, her şey başlayacaktı. Bazen söylemek değil de, duymak daha zor gelir insana yaşayacakları. Öyle olmuştum bunları duyduğumda. "Eyvah!" demiştim, ne olacak şimdi! Ya biterse bu peri masalı!? Duymuştu iç sesimi. Paniğimi anlamıştı. Çünkü aynı duyguları yaşıyorduk. O her ne kadar bana hissettirmemeye çalışsa da, anlıyordum. "Peri masalı değil bu. Perili olduğu iddia edilen yerde bile, tek bir peri görmedim bugüne kadar. Rahat ol. Ha, benim perim olmayı kabul edersen? Masal değil, yasal perim olursun ancak" dedi. Perişan etmişti beni...


Mevlana "aynı dili değil, aynı duyguları paylaşan insanlar anlaşabilirler" der... Biz, bu tarife uyuyoruz. Ki üstelik aynı dili ve daha önemlisi aynı dilden konuşuyoruz...



Yolum uzun, hazırlık yapmam lazım. Şimdiden mutlu yıllar diliyorum hepinize... Ben mi? Arada ürperiyorum ama...



uMutlu yıllar...

Atıyorum

Şimdiye kadar, hayata aşka dair attım tuttum hep. Yazarken de, konuşurken de... Çoğunuz tuttunuz, azınız da tutmadı belki de. Benim attığımı, sizlerin tutması değil zaten önemli olan. Kendi attığımı, kendim tutabilmeliyim... Sizler bu gün varsınız, yarın yoksunuz. Öyle değil mi? Bir de madalyonun öbür yüzü var. Sizlerin attığını, ben niye tutayım ki...



Aşka hayata nasıl bağlayacağım konuyu, onu düşünüyorum. Ben hep böyleyim işte ve her işte... İlle zorlaştıracağım her şeyi, yokuşa süreceğim. Kolay işi sevmiyorum, ne yapayım. Kan ter içinde kalarak yaptığım işten zevk alıyorum. Sonradan karşısına geçip keyifle, "bunu ben yaptım" demenin hazzını bilirsiniz...

İnsan ilişkilerinde de böyleyim. Bu yüzden kolay ilişki kuramam karşımdakiyle. Kurdum mu da, kimsenin gücü yetmez yıkmaya. Ki yetmiyor da... Neden? Çünkü attığımı tutuyorum. Tutamıyorsam, ki hiç olmadı. Olmayan bir şey hakkında atarsam tutamam...

Bana atanlar çok oldu ama ben hiç birini de tutmadım. Bir insan, kendi attığını tutmayı bilmiyorsa onun tutunacak ve tutulacak tarafı yoktur. Böyle insanlar çok var biliyoruz. Daha, "a" derken anlaşılır attığı. Ve beklerim; bakalım nasıl tutacak? Tabii ki tutamaz. Dolayısı ile senin tutmanı bekler. Sen de tutmayınca eli boş, gözü yaş kalır... Daha çok da kadınlar yapar bunu, diğer kadını kıskandırmak için. Atar da atar. Asıl istediği, adamın tutmasıdır ama adam tutmadıkça daha çok atar. Bu böyle uzar gider. 


Erkek kadına atar, kadın erkeğe atar. Tutana aşk olsun... Bildiğimiz palavra...



 
Öyle biri var ki; hiç atmıyor... Atıyorum!



Share/Bookmark