Atıyorum

Şimdiye kadar, hayata aşka dair attım tuttum hep. Yazarken de, konuşurken de... Çoğunuz tuttunuz, azınız da tutmadı belki de. Benim attığımı, sizlerin tutması değil zaten önemli olan. Kendi attığımı, kendim tutabilmeliyim... Sizler bu gün varsınız, yarın yoksunuz. Öyle değil mi? Bir de madalyonun öbür yüzü var. Sizlerin attığını, ben niye tutayım ki...



Aşka hayata nasıl bağlayacağım konuyu, onu düşünüyorum. Ben hep böyleyim işte ve her işte... İlle zorlaştıracağım her şeyi, yokuşa süreceğim. Kolay işi sevmiyorum, ne yapayım. Kan ter içinde kalarak yaptığım işten zevk alıyorum. Sonradan karşısına geçip keyifle, "bunu ben yaptım" demenin hazzını bilirsiniz...

İnsan ilişkilerinde de böyleyim. Bu yüzden kolay ilişki kuramam karşımdakiyle. Kurdum mu da, kimsenin gücü yetmez yıkmaya. Ki yetmiyor da... Neden? Çünkü attığımı tutuyorum. Tutamıyorsam, ki hiç olmadı. Olmayan bir şey hakkında atarsam tutamam...

Bana atanlar çok oldu ama ben hiç birini de tutmadım. Bir insan, kendi attığını tutmayı bilmiyorsa onun tutunacak ve tutulacak tarafı yoktur. Böyle insanlar çok var biliyoruz. Daha, "a" derken anlaşılır attığı. Ve beklerim; bakalım nasıl tutacak? Tabii ki tutamaz. Dolayısı ile senin tutmanı bekler. Sen de tutmayınca eli boş, gözü yaş kalır... Daha çok da kadınlar yapar bunu, diğer kadını kıskandırmak için. Atar da atar. Asıl istediği, adamın tutmasıdır ama adam tutmadıkça daha çok atar. Bu böyle uzar gider. 


Erkek kadına atar, kadın erkeğe atar. Tutana aşk olsun... Bildiğimiz palavra...



 
Öyle biri var ki; hiç atmıyor... Atıyorum!


Camdan Cana

"Sevgili; her çeşit hesaptan uzak bir uzanışla aradığım varlıktır. Sevdiğim, özbenim değildir ama özbenimi ondan ayrı tasarlayamam." Esat Nermi Uygur’un, Yaşama Felsefesi adlı bu kitabını okuduğumda, nerdeyse çocuk yaştaydım. O kitapta, altını çizdiğim çok yer olmuştu. Zaten okuduğum bütün (bana ait) kitapların altı çiziktir. Arkadaşlardan okumam için aldığım kitapları kutsal hazine gibi saklar, muhafaza eder ve geciktirmeden iade ederim ama mutlaka. Aynı titizliği, sağolsunlar bana göstermezler onlar. Kaybolanlar olur hatta. Bu kitap da maalesef kaybolanlar arasında…

Bu alışkanlığı, sanırım kütüphanelerden kazanmıştım. Bizim zamanımızda kütüphaneler vardı. Okuyanlarınızın bazıları bilmeyebilir. Okumak istediğiniz kitaplar, eve götürecekseniz üzerinize zimmetlenirdi. Bazan eve götürürdüm, bazan de orda okumayı tercih ederdim. Sessizlik birinci şarttı. Bir keresinde, kuzenimle gitmiştim. O sene onlarda misafirlikteydim Bursa’da. Evde sıkılmıştım, "hadi kütüphaneye gidelim" dedim. Yolu bilmediğim için, kılavuzluğuna ihtiyacım vardı. Kitapları seçtik. Onun seçtiği kitabı hatırlamıyorum ama benim seçtiğim kitabı unutmam nâmümkün…

Hasan’ın Yavuklusu. Çok kalın olmayan bir kitaptı. Ne yazık ki yazarını hatırlamıyorum. Zaten okuyamamıştım… O dönemde, Hasan diye birine  âşıktım. Çocukluk aşkı işte. Şimdi görsem tanımam. Kuzen "Hasan burada da karşına çıktı" deyince, gülme krizine girip kendimi dışarı zor atmıştım. Bir daha da Bursa’da kütüphaneye gitmedim…

Postahaneleri de bilmeyenleriniz vardır. Bilirsiniz de, bina olarak. Postrestant servislerini bilmezsiniz meselâ. Eskiden mektuplaşmalar yaşanırdı. Adres olarak ev adresimizi değil, bu hizmeti kullanırdık. Şimdiki gibi e-mektuplar ve chat yoktu. Mektuplaşma köşeleri vardı. (Mektuplaşmayla ilgili çok sevdiğim bir hikâye var, bir gün paylaşırım onu da.) O köşelere yazılırdı. Türkân dizisini seyreden varsa hatırlayacaktır. Türkân’la Ali bu vesileyle tanıştılar…

Aşk yaşamadım mektuplaştığım hiç kimseyle ama senelerce aynı kişiyle mektuplaştığım olmuştu. Sol görüşlü bir arkadaştı. Konuştuğumuz konuları tahmin etmişsinizdir. Yıllar sonra Ankara ve İstanbul olmak üzere, iki kere buluşmuştuk. Malum aynı konulardı yine. Sonra bana âşık olmaktan korktuğunu söyleyip, bir daha mektup yazmamaya karar vermiş, benim de yazmamamı istemişti...

Çok sık olayların yaşandığı bir tarihti ve o da hep içindeydi o olayların. Öyle bir geçer zaman ki dizisini izleyeniniz varsa, orada ki Ahmet bana Mehmet’i hatırlatır. Soyadını vermem. Mektuplar kesilmemişti ama seyrekleşmişti. Ve sonra… Sonrası yok.
İçim hâlâ acır aklıma geldikçe. Çünkü arkadaşımı kaybetmiştim. Sebep de aşk korkusu…

Silâhtan, toptan, tüfekten korkmayan insan aşktan korkuyordu. İşte böyle bir nesildik biz ve tükendik… Nazım Hikmet’i nasıl anmazsın şimdi! "Biz başka severdik, o yüzden “başka” sevemedik."

Günümüzde aşka "Amasya’nın bardağı" deyip geçen âşık, sözüm sana... O camın nasıl yapıldığını, hangi işlemlerden geçip bardak haline geldiğinden haberin olsaydı, bu kadar kolay kırabilir miydin? Benimki de lâf işte. Camdan haberi olmayanın, candan mı haberi olacak!



Sevdiği yanında değilse, yanındakini sevmeyen kadının ve adamın kaldırdığı kadeh, bu yüzden kalpleri kadar kolay kırılmamıştır. Çünkü onlar ateşin ne olduğunu bilirler. Aşk; yanılanların değil, yananların yüreğinde bulunur. Bunu çok iyi bilirler. Çünkü onlar, yanılmamış yanmışlardır…

Bazı hayatlar, örnektir. Bazı hayatlarsa ibretten ibarettir...

Ay(kı)rılık Değil Bu

Çok başka bir konu vardı kafamda ama sayfalarda gezinirken bir şarkıya rast geldim ve "bu şarkıdan bir hikaye çıkarmalıyım" dedim. Mutlaka bir şarkının bir hikayesi vardır ama herkes kendi hikayesiyle dinler her şarkıyı. İşte bu bizim hikayemiz, öyle saf öyle temiz... Yok yok, rastladığım şarkı bu değil. Bu şarkı da zamanında az sevilmedi. Neyse, benim hikaye uyduracağım şarkıyı siz yine kendi hikayenizle dinleyeceksinizdir muhakkak...

Ayrı şehirde aynılığa düşmüş bir erkek ve bir kadının hikayesi. Evet, doğru okudunuz. "Ayrı şehirde aynılığa düşmüş" dedim. Aynı şehirde ayrılığa düşmüş olmak, çok daha acı bana göre…

Mevki ve makam sahibi bir adam kendi halinde yaşarken (kendi halinde yaşamıyormuş aslında. Çünkü kendini yaşamaktan başka her hali yaşıyormuş), evinden işe, işinden eve giden, yolunun üzerinde zaman zaman uğrayıp demlendiği mekanı saymazsak, başka bir mekanı yokmuş. Kendi halini gördüğü tek yermiş burası. Mutluluğu şiirlerde, şarkılarda arayan biriymiş. Kısaca özetlemek istersem, bilmediğiniz duygu adamı. "Bilmediğiniz" diyorum, çünkü günümüzde böyle adamlar yok denecek kadar az...

Fiziksel olarak tasvirde bulunmak isterdim. Fakat hem tasvir konusunda yeteneksiz olduğumdan, hem de daha çok bu adamın kimyasından bahsetmek istediğim için bu kısmı geçiştirmek istiyorum. İlle de "biraz anlat" diyorsanız, Kerime Nadir'in romanlarından birini alın elinize. Hangisi olduğu hiç fark etmez. Orada tasvir edilen (esmer bakışlı) adam işte. Bu konuyu da böylece hallettik sanırım. Ne diyordum? Hatırladım! Duygu adamından bahsediyordum…

Hayat bu ya, evin yolunu şaşırmış bir gün. Ne demişler; beşer şaşar. Bir erkek, ne kadar güçlü ne kadar iradeli olursa olsun, hangi durumda iradeyi ve idareyi elden kaçırır? Yolunu hangi durumda şaşırır? Bu sorunun cevabı, sizin de bildiğiniz gibi kadın! Lakin bu kadın, sizin bildiğiniz kadınlardan değil. Bu kadından bahsedelim şimdi. İzninizle kadına kendi adımı vermek istiyorum. Siz buradaki kahramanlara, dilediğiniz isimleri verebilirsiniz. Zaten hep öyle yapmaz mıyız?

Ne hali varsa göremeyen bir kadınmış Zeyno da. Bir duygu kadını yani. Duygularının efendisi olacak adamı bekleyen, içinde biriken gözyaşlarını anlamasınlar diye, yüzünde sahte mutluluk maskesiyle etrafına gülücükler atan bir kadınmış. Ve bu kadınla bu adam bir gün karşılaşmışlar...

Adam, daha önce hiçbir kadınla kuramadığı hayallerin, hiçbir kadınla yaşamadığı bir dünyanın içinde bulmuş kendini. Var olan dünyasını alt üst etmiş bu kadın! Bütün ezberlerini bozmuş. Farkındaymış ama var olmasını istediği dünya buymuş adamın. Çünkü daha önce, hiç olmadığı kadar mutluymuş. Bunu başarabilen başka bir kadın olmamış şimdiye kadar. Ne kimseyi kendi dünyasına sokmuş, ne de o başkasının dünyasına girmeyi istemiş...

Gönül gözleri, uykuda bile kapanmıyormuş birbirlerine. Özledikleri an, mektup kuşlarıyla haber salıyorlarmış "aşka acıkmış hayatlarımız, aşka ne kadar açıkmış meğer" diye. Daha da beslemişler şiirlerle, şarkılarla. Öyle büyümüş ki aşkları, küçük birer çocuk olmuş ikisi de. Gizli bahçelerinde buluşup, kağıttan gemileriyle dünyaları gezmişler. Kürekleri, yürekleri olmuş...

Gel zaman git zaman, zaman geçmez olmaya başlamış ayrı kaldıklarında. Ayrılık, aykırılık değilmiş eğer sevdalar gerçekse. Aşk böyle yaşanırmış onlara göre. O kadar güzel ağırlıyorlarmış ki ayrılıklarını, bu yüzden kavuşmalarını hiç uğurlamamaya yemin etmişler. Çünkü bir daha bu yolu aynı hevesle yürümeyeceklerinden eminmiş ikisi de... 

Kalıbına değil, kalbine dokunabilmektir aşk...

Günden Güle


Bu gün, günüme ödülle başladım... 


Sevgili adaşım zeynep & zeynep, sağolsun beni de (yeni tanıdığı halde) bu ödüle layık görmüş. Sayesinde fark ettiğim güzel bloglar için, İlk ödül Zeynep'e. Çayımı, kahvemi aldım ve malum zıkkımı da yakıp keyifle okudum hepsini. 




Ben şimdi kimleri ödüllendireceğim asıl mesele bu! Ha, Zeynep arkadaşımla tanışmama vesile olan Telekinesis ilk uğradığım blogdu. Kendisine ayrıca teşekkür ediyorum...

Aldığım bu güzel güllerin kokusunu, okuduğum bütün bloglara dağıttım. Umarım alacaklardır bu kokuyu... 

"leb" demeden.
TuTsİ'den
Aklımın odaları
Sezi Yorum
Kara Efendi