Az Kaldı Geçiyor

Bir yılı, birkaç saat sonra geride bırakmaya hazırlanıyoruz... "Benim için hiç fark etmiyor" desem inanır mısınız? İnanın... 

Dönüp dolaşıp, aynı konuya geliyorum yine. Hayata geliyorum... Ne değişiyor attığımız tarihten başka? Biz değişiyor muyuz, hayatımız değişiyor mu? Hayatımızda, değişmesini istediklerimiz değişiyor mu? Yenilene yenilene mi, yoksa yinelene yinelene mi geçiyor zaman? 

Geçen yıl ki yazımı hatırladım “1 Yıl Daha.” Bir yıl geçmiş üzerinden... Ne zaman geçti, nasıl geçti, nelerden geçti? Geçti mi gerçekten de? 

Geçen bir şeyler var hayatımızdan, geçemeyenler olduğu kadar… “Artık olduğu kadar, olmadığı kader” deyip razı olmak mıdır “yaşam” denilen?
Elimiz yeni bir tarihi atarken;  yaşımız, yaşanmamış tarihlerle büyüyor, büyüyoruz…  “En çabuk gözler yaşlanır”mış...

Biri pencereye vuruyor!?

Yer yüzünden çekmediğini, yar yüzünden çekersin...

Alçak Gönüllü


Kıyıdan uzaklaşıldığında kıyıya bakarız hepimiz. Bir şeylerin, birlerinin küçüldüğünü görmenin hüzünlendireceğini bile bile... 

Ben de, demir attığım bu limandan demir alıyorum artık ama veda etmeden... Uzaklaşırken kıyıya bakıyorum ister istemez. Bir acı kaplıyor içimi ama anlatamam. Sokağından geçtiğim hayat daralıyor git gide. İki katlı evin kapısı küçülüyor... 

Yolcu eden ne kadar çok şey oluyor insanı giderken, kendisi hariç. Bir de, adını telaffuz etmek günahmış gibi saklayıp "O" dediğimiz...
O uğurlamasın zaten.  Çünkü O, geriye dönerken yolu şaşırıp kaybolabilir! Çünkü O, bu küçülmeyi kaldırabilecek kadar büyük değil!...

Gönlü alçak insanla, alçak gönüllü insanı hep karıştırdım ben. Bu yüzden, çok yüklü bedeller ödedim. Çünkü faturayı kendime kestim her seferde... 

Belki yıllar sonra, belki yarın ama bir gün mutlaka tekrar karşılaşacağız.  Gözlerimi gözlerine dikip "alçak gönüllü biri mi haindir, yoksa gönlü alçak olan mı?" diye soracağım. Gözlerimi öyle dikeceğim ki gözlerine, hiç bir lisan hiç bir bakış sökemeyecek bir daha gözlerimi gözlerinden! Ne şiir yetişecek imdadına ne de en sevdiği bir şarkı. Çünkü en iyi onlar bilir alçak gönüllüyle gönüllü alçak arasındaki farkı... 

O, gün gelecek...  O gün gelecek... Elimdeki son vedayı, onun için saklıyorum!...

 Aşka ilk küskünlük; yandığın kişiyi uyandığında görmemekle başlıyor...

Yalan Deyiver

Boynunu büküpte, ağlama sakın!
Giden gittiyle kalsın, gülüver.
Bir fincan kahvenin, hatırı için.
Gönül defterine, "bir dost" deyiver.

Yırtılmış mektupta, yanmış resimde.
Bin anı yaşama, bir solan gülde.
Bir eski şarkıda, buruk nağmede.
Hasreti duysanda "yalan" deyiver.

Bir gün rastlasanda, tanıdık yerde
Düşürme başını, yine o derde.
Yıllardır biriken yaşı döksende.
"Gözlerime dolan, tozdan" deyiver.

İzi mi Kalır

Yırtılan mektubun yakılan resmin,
Gönül dergâhında sevgi oldukça,
İnsanın insanda gözü mü kalır.

Benim “ak” dediğim sana karaysa.
Bağrımda açtığın, onmaz yaraysa.
Vefa unutulmuş, dostluk paraysa.
İnsanın insana yüzü mü kalır.
 


Yapılan iyilik, vurur karaya.
Bir meçhule doğru girdik sıraya.
Yolumuz düşmezse hiç hatıraya.
İnsanın insanda izi mi kalır

Hepimiz bir canız, hepimiz nefer.
Bitecek bir yerde, bu yorgun sefer.
Gün gelip sönünce gözümüzde fer.
İnsanın insana sözü mü kalır…

Bil Sen

Kalbim, yanmak için beklemiş meğer.
Bilsem kapısını böyle açmazdım.
Leyla'dan fazlaydı aldığım değer.
Yoksa kanatlanıp böyle uçmazdım.

Şehir şehir gezdim, köy köy dolaştım.
Sazla kavga ettim, sözle dalaştım.
Yarına değdikçe, düne bulaştım.
Yoksa gözyaşımı böyle saçmazdım.

Ellerimde eller, el olup gitti.
Baktığım gözlerde, sözler yitikti.
Hayat, yalnızlığı erken öğretti.
Yoksa gözlerinden korkup kaçmazdım.

Tanıyorum

Resminde gördüğüm o bakış var ya,
Hiç yabancı değil ben tanıyorum.
Bildiğimi, sen de bilirsin ama
“Yalnızlık” demeye utanıyorum.

Belli ki sevene inanmamışsın.
Gönülden gönüle oyalanmışsın.
Aşka gülüp geçmiş, yalan sanmışsın.
“Vefasız” demeye utanıyorum.

Her geçen yaz günü belki de kışın.
Unuttuğun yere döner bakışın.
Gözünden, yaşını her bırakışın.
“Pişmanlık” demeye utanıyorum.

Kendini bu yüzden sakınıyorsun.
Şikayet ediyor, yakınıyorsun.
Aldırmaz bir tavır takınıyorsun.
“Korkaksın” demeye utanıyorum.

 




Tarih Kuşu

Yoruldum artık sana yazmaktan, seni yazmaktan, seni yaşamaktan... Hayat, bütün ağırlığıyla gözlerinde kendini tartarken, bir kuş gibi tünemiştim omzuna ansızın. An sızın olmuştum, olmuştun. Talih kuşun değildim ama tarih kuşundum senin…


Kaç senedir yolun başındayım bilmiyorum ki. Düzgün adım ileri gittiğim günlerin, üzgün adım geri döndüğüm günlerden daha az olduğunu görmekten yoruldum… "Yarın" dediğim her günün, beni düne hazırlayan anlardan yapılmış tuzaklar olduğunu görmekten yoruldum…


Ne kadar şarkı varsa dinledim bu gece. "Senden bana gelsin"" dedim.  Fena geldiler! Üstüme üstüme geldiler.  Bütün cümleler  birbirinin üzerine devrildi …


Ne boyun ne posun, ne kaşın ne de gözün umurumda. Hayata verdiğin pozun ve sözün ilgilendiriyor beni.  Ne kaldı sustuğum? Duyuyor musun?
 
Bu yazıya başladığım tarihle, seninle ilk selamlaşmamızın tarihi aynı. Tesadüf olabilir mi bu? Ve bu tarihten, tam iki yıl 3 gün sonra da ömre bedel ilk karşılaşma… Benden başkasıyla karşılaşma!...

Bak, yine bayram geliyor… “Takvimler bu günü bayram yazıyor” diyeceğiz. Sen, yine sabah ezanıyla yüreğini ağartacak… Ve “bir takvim daha” diyerek yüreğimde artacaksın… 

Çok oldun çok…

sOnaltı Kelime




Sevgili  SırfŞiirselYorum  beni yine yeni yeniden mimlemiş... "Onaltı kelimeyle söyle" diyor...


Senin için yazdığım şiirler, hikayeler biriLkti... Çok bekledim artık yeter! Gel...

Son altıncı kelimem bu sana...



Gülü Verdi

Bu gün kandildi… Dualar edilecek, lokmalar yapılacak, kutlama mesajları, telefonlar alınacaktı. Öyle de oldu. Yaşlar gözlerime dizilirken, lokmalar da boğazıma dizildi. Allah'a hep "Allah'ım, beni kınadığın değil sınadığın kullarından eyle" diye dua ederdim… 

Yıllardır sınamasına alıştım hatta kabulüm de ama bu gün öyle sınadı ki! "Yarabbi bu günde mi?" diye sordum. "Her gün, hatta her an! Sen, affetmesini ve unutmasını öğrenene kadar. Çünkü kölelikten ve esaretten kurtulmanın tek yolu budur” dedi… 

Düşündüğümde, köleydim evet… Kendimin, hırsımın, öfkemin, nefretimin kölesi olmuştum. Onlar ne derse, nasıl isterse öyle davranıyordum. Unutmuyor, unutamıyordum. En önemlisi, affedemiyordum! Çünkü affetmek istemiyordum. Hapsolmuştum adeta kendi parmaklıklarımın arasına. Öyle kenetlenmişti ki parmaklıklarım, başka parmaklar açamıyordu...

Yıllarca kırık, çatlamış vazo gibi yaşadım. Ya öfkem çarpmıştı ya da nefretim düşürmüştü sert bir zemine. Ya da hırsım yüzünden devrilmiştim...
İçimde bir çiçek açsa, kırık ve çatlak yerlerden dolayı azalan su yüzünden, erken ölüyordu çiçeklerim...

"Peki sen affedecek misin kıranları?" dedim. "Sen, şimdiye kadar hep bana havale ettin, onlar kendi yöntemlerini kullandılar… Sen, kimsenin kapısına gidip af diledin mi? Hayır. Peki ya onlar? Bu kadar hırs, nefret ve öfkeli olduğun halde, dalına basmayanın ağacına yeltenmedin sen... Bana soru sormayı bırak artık, sadece dinle!... Hadi bakalım af " dedi...
"Peki affedeceğim ama gelecek olan ne olacak bundan sonra?" diye sordum… 

Gülümsedi!m…

Sığınağı Allah olanın, sağanağı gökten gelir...

Ebe Diyen Aşk

Hayatta her şey istediğin gibi olamıyor bazı anlar. Bir anda alt üst oluyor, ne düşüneceğini, nasıl davranacağını bilemez hale geliyorsun. Ağlayacakken gülüyor, gülecekken ağlıyorsun. Bir şeylere uyma ya da uydurma çabası içinde, bir o yanasın bir bu yana... O yüzden, bırak hayat aksın istediği gibi. Sen, nehirdeki bir saman çöpü kadar umarsız ve sakin ol. Ki, hayata yamulmanın değil, yumulmanın hazzını yaşayabilesin... 

Biliyorsun, güneşe çok yaklaşırsan yanar, çok uzaklaşırsan donarsın. Bırak güneş  ayarlasın artık o mesafeyi. Çünkü sen beceremiyorsun. Ya yanıyorsun ya da donuyorsun... Sen, bir papatya kadar masum ve bir o kadar da muzur gülümse. Şavkı, şevkle karşıla. Ki, savurduğun yapraklarla ruzgarın yönünü şaşırtmanın keyfini yaşayabilesin...

Aşkı arama! O, ne bir adım ötende ne de bir adım beride senden. Aşk, sen doğduğunda vardı, senden sonra olmadı. Sureti değişti belki suratlarla. Bırak süratini de kendi ayarlasın artık yaşananlarla... Sen, kentinde ve kendinde çıkmaz sokaklara girip "elim sende" diye sobelen. Korkma!   "Ebe" diyen aşk, senden elini alamasın. Ki, ...

Osho'nun dediğini hatırla;

"güçlü rüzgârlar seni oraya buraya sürüklüyorsa, onlara direnme. Onlar, sen direndiğin için güçlü görünüyorlar. Bırak seni götürsünler."

Bıraktım...


Yarın Sızım

Kadın gidiyordu kendinden. Git gide gözden uzaklaşmasını seyrediyordu, içinde bir yerler acıyarak. El sallayan adamı gördü belli belirsiz. Bir martı, saklandığı yerden kanat çırparak, çığlıklar ata ata kadının yüreğine kondu. Limandaki el sallayan adamdan, sözler saklıyordu bakışlarında martı. Bakmadı kadın, görmek istemedi. Çünkü gidemeyeceğini biliyordu yoksa...

Dokunmuştu martı kadına. Kadın da martıya dokundu usulca. Ve gitmesini istedi martıdan. "Uçamam! Sözler var biriken, susmalar var söylenmesi gereken" dedi martı. "Duymak istemiyorum!" dedi kadın ve martıyı tuttuğu gibi gökyüzüne doğru savurdu...



Uçuyordu işte, hani uçamazdı diye düşünürken. Tam o anda kalbinde irkilme oldu. Sanki birileri konuşuyordu kalbinde. Harfler birbirine girmiş, kelimeler lime lime olmuş halde cümle kurmaya çalışıyorlardı. "Neler oluyor orda!" diye seslendi kadın. "Beni bırakmayı unutmuşsun giderken" diyen bir ses duydu. Limandaki adamın sesiydi bu! "Sen nasıl geldin? Seni limanda bırakmıştım ben" diye söylendi kadın, gözlerinde derin bakışlar saklayan adama. "Gitmedin ki, gidemezdin. İzin vermezdim buna" dedi adam...

Kadın, "denedik ama olmuyor işte" diye sürdürürken konuşmasını, adam elleriyle kadının dudaklarını kapattı. "Denemiyoruz, yaşıyoruz. Çünkü aşk denenmez, denenemez. Denenirse buna aşk denmez. Sadece yaşarsın. Zamandan uzak, geçmişten gelecekten uzak. Sadece ânı yaşarsın. Yanarak mı yaşamak istiyorsun?" dedi, usulca ellerini çekerek kadının dudaklarından...

Kadın, gözlerini iki mavinin birleştiği yere çevirdi. Adamın sözleri, ruzgar gibi savurmaya başlamıştı kafasındaki tüm soruları. Cevabını alan her soru, kanatlanıp uçuyordu adeta. Gözlerini adama çevirdi. Beyaz gömleği içinde, martıyı andırıyordu adam. Az önce elleriyle, gökyüzüne savurduğu martı değil miydi bu. Adam, okumuştu kadının aklından geçenleri. Gülümseyerek ellerini uzattı kadına. "Gördüğün gibi uçamadım" dedi. Gözlerine, kadının gözlerindeki anlamı yükleyip "sen gidebildin mi?" dedi fısıltıyla. "Yarın" dedi kadın, "ya yarın değişirse her şey, ya gidersek ikimizden biri!?" Hiç istifini bozmadı adam. Sımsıkı sarıldı kadına ve usulca kulağına eğilip "aşkta yarın yoktur sevgili" dedi... 

Saatin zili çalıyordu. Kadın gerinerek doğruldu yatağından. Saate baktı, 10'du. Camı açtı. Gece yağmur yağmıştı ve yağmurun toprakla birleştiğinde çıkan o rayihayı çok seviyordu kadın. Mutfağa gitti. Çay suyunu koydu. 


Sonra bir plak seçti. Duyguları plakta çalan şarkıya eşlik ederken, dünden kalma günü yaşamaya başlamıştı yine. Hiç yarını olmamıştı ki...

Diye Diye


Ne yollar yürüdüm, dağ taş demedim
Diken kucakladım, bu güldür diye
Aç susuz dolaştım, haram yemedim
Allah'a el açtım, sen doldur diye.


Ne mal mülk edindim, ne servet yaptım
Ne şaha eğildim, ne kula taptım
Ne de bir gün olsun doğrudan saptım
Parayı saymadım, bu puldur diye.


Mazlumu korudum, düşman kazandım
Dert kepçeyle geldi, sanki kazandım
Namert yenemedi, hep ben kazandım
Hayattan kaçmadım, okuldur diye.


"El aman" diyene el kaldırmadım
Doğru söyleyene hiç saldırmadım
Usul bilmeyene saz çaldırmadım
Kürkü sırtlamadım, bu çuldur diye.


Düşenin haline gülüp geçmedim
Şerefsizin şerefine içmedim
Ne güzeller geldi geçti seçmedim
Bekledim, yüzümü sen güldür diye.




 

İç Dimağ


Hayatımdakileri içtimaya dizdim bu gece. Hepsi hazırmış da sanki bunu bekliyormuş gibiydiler. Gecem gündüzüm onlarla yüzleşerek geçti. Ben yüzleştikçe, onlar yüzsüzleşiyorlardı...

Kendimi her yokladığımda, omuzlarında tüfek gibi taşıdıkları ihanet ve mermi gibi kuşandıkları yalanlarla hep hazıroldaydılar. "Neden!"diler. Ve neden hep göz altımdaydılar? Her hesaplaştığımda, daha da cesur dikiliyorlardı karşıma...

Cesaretleri, benim esaretimi güçlendiriyormuş meğer. Bu gece bunu anladım. Ve anladım ki, bulduğum her sebeple onların daha da kalıcı olmasını sağlamışım. "Kal acı ol" der gibi. Oysa en geçerli sebep ben! Kendimi görmezden gelmişim...

Yanlışlığım, yanmışlığım, yanılmışlığım, bulmuşluğum, kaybolmuşluğum. Ne varsa, birer birer hedef oldular bu gece...

Rahat...

Çok an kaybettim!... Ama şimdi kaydediyorum. Bu deveran böyle dönüyor...












Baba Adam

Tandığım en baba adam, babamdı. Karısını bile baba gibi severdi çoğu zaman. Şahane bir sevgili, sadakati tartışılmaz bir kocaydı. Kocamandı. "Her kız çocuğu babasına aşıktır" derler ya, ben de aşıktım ama aşkına aşıktım bu adamın. "Babam gibi adam" olmalı derdim, "baba adam" olmalı. Böyle adamlar baba olmalı...


Çocukken, içinde "şam babası, iskele babası" gibi tabirlerin kullanıldığı cümleler duyardım, bazı çocukların babalarından behsedilirken. Ne anlama geldiğini anneme sorardım. Annem de "baban gibi olmayan babalar" derdi. "Baba, babam gibi değilse nasıl olur?" diye annemi bunalttığım sorularımın ardı arkası kesilmezdi...


Anneler; çocuğunu hatta çocuklarını babasız büyütmek zorunda kalan anneler... Kimselere muhtaç etmemek için dişini tırnağına takıp "babalar gibi" çocuklarına sahip çıkan anneler... Annem! Babaannemi hiç tanımadım, ben doğmadan önce ölmüş ama "baba annem" hala hayatta şükürler olsun...


Büyüdükçe, gördükçe öğreniyor insan neyin ne olduğunu. Her doğurana "anne", her adama da "baba" denilmeyeceğini. Evlat olarak, anne/baba seçme şansımız yok. Ama erkek ya da kadın olarak, çocuğumuzun "anne/baba" diyeceği kişiyi seçme şansımız var. Birbirlerini doğru seçen annem ve babam sayesinde şanslı bir çocuk olarak doğdum ben. Erken kaybettiğim babam, bu gün bile en dertli günümde saçlarımı en erken okşayan adam olmakta hiç gecikmedi...



Sahte Karlar

Vakitsiz akşamlardır göğün göğsüne batan

Hasrettir içindeki boylu boyunca yatan

Vuslatın hayaliyle aşkı önüne katan

Kaderin kapısına ayrılıklar dayandı.


Ne Ferhatın dağları ne de Mecnunun çölü

Ne aşık bülbül kaldı ne de kibirli gülü

Yaşayanlar kalmamış, kalanlarsa hep ölü

Sevdanın kapısına ihanetler dayandı.


Vefa kapısı örtük, nisyanlar çoğalmakta

Beklenen yarınların hepsi dünde kalmakta

Gönülden verilen yok, herkes elden almakta

Muhabbet kapısına menfaatler dayandı.



Hiç biri gizli değil, hepsi ortada ayan

Duyduğunda yıkıldın gel de yaşarken dayan

Gerçek bir yağmur yağsın artık mevsime uyan

Baharın bahçesine sahte karlar dayandı.


Ne bilir ne bilmezim, ne aşık ne de ozan

Hile olan her yerde, benim oyunu bozan

Ne kocaman bir kaya ne de görünmez tozan

Elin kırdığı ne ki, ben ki bana dayandı.


Tanıdık Yabancı

İnsanları tanımak ne kadar zor. Hele bir insanı tanımak, insanları tanımaktan da zor! "O kadar çok insan tanıdım ki" diyenleri o kadar çok gördüm ki. Ben, maalesef aynı şeyi söyleyemiyorum tanıma konusunda. Ben, o kadar çok insan tanımadım ama tanıdıkça yabancılaşan çok gördüm...

Hani, bazı insanlar vardır, bazı insanların başucu kitapları gibidir. Evirir çevirir okuruz her gece. Yazanı bizizdir aslında o başucu insanlarını. İstediğimiz manayı yükler, beğendiğimiz yerin altını çizer, beğenmediğimizin de üstünü çizeriz. Ayracı, bıraktığımız yerde bulamayız hiç bir zaman. Çünkü uykuya daldığımızda, bir başkasının eline geçmiş ve cümlesini değiştirivermiştir usulca...

Bazı yerleri hep atlarız okurken. Ya sıkıcı buluruz ya da düşünmek istemeyiz, gözü kapalı bildiğimizi sandığımız başucu insanını. İşte ayrac tam da orda değişmiştir! Kaldığımız yerden, daha doğrusu kandığımız yerden devam ederiz okumaya. Kandığımız yer, tıkandığımız yerdir aslında. Bu duyguyu bertaraf edebilmenin tek yolu da bir harfle cümlenin yapısını değiştirip, kelimelere yüklenmekten geçer. Tıkanakana okumaya devam ederiz, kendimize yük olduğumuzu fark etmeden...

Bir gün başucumuzdan eksik etmediğimizi, ayakucumuza kendi ellerimizle bırakıveriririz. Şimdi o bizi yazmaya kalksa, ne yazar!? "Ayağa düşmek" değildir bunun anlamı. Ayağına gelmektir ama giden gitmiştir çoktan. Yazık değil mi...

Ölünün başucunda durulmaz. Ölümlünün başucunda durulur...










Memnu Niyet

Bir erkeğin hayatında, nasıl bir kadın olmalı? Durup dururken düşünmedim elbette. Neden "durup dururken" deriz sahi? Bunu da, düşünmem lazım. Takılıyorum işte böyle şeylere.


Ben, neden böyle düşündüm acaba "durup dururken" diyesim geldi şimdi. "Takıldım" dedim ya. Bu konuyu halletmeden, diğer konuya geçemeyeceğim anlaşıldı. İnsan, durup dururken düşünmez. Mutlaka yaşadığı ya da yaşayamadığı bir durum hasıl olmuştur. Yoksa niye düşünsün ki. Sevgili, eş, yar adına ne derseniz deyin, o bile durup dururken gelmez insanın aklına.


Neyse, konumuza dönelim. Ha, nasıl bir kadın? derken, önce insan unsuru ön planda elbette. Hemcinslerim kızacaklar belki bana ama öyle kadınlar var ki, akıllara zarar! Kızanların dışında, hak verenler de olacak eminim. Yaşadıkları ilişkiyi, düştükleri durumu telaffuz edecek kelimeyi bulsam? İşin vahim tarafı da, bu durumdan gayet memnun olmaları...

Mesela bir kadınla tanışmıştım. "Ne zamandan beri sevgilisiniz?" soruma, "sevgili değiliz" cevabını almıştım. Kadının attığı kahkahadan, kendimi Kezban gibi hissetmiştim. Kezban konusunda, not düşmeliyim...


Hülya Koçyiğit'in filmleri vardır "Kezban" diye ve seri olarak çekilmiştir. Ben çok severek izlerdim. Hala da izlerim. "Kezban" köylü kızıdır ve zengin akrabalarının yanında, giyimi kuşamı ve adabı bilmediği için horlanır. Adabı bilmez ama edebi bilir. Ben "Kezban"dım o anda... "Peki nesiniz?" diye soramadım. Çok sonra tanık olduğum ama hiç de tanıdık olmadığım, başka ilişkilerden aldım cevabımı.


Peki, hadi o erkek için "sorun değil" diyelim, öyle bir ilişki yaşaması. Evlidir, evlenmeyi düşünmüyordur, çocukları varsa karşı çıkıyordur ya da sorumluluk almak istemiyordur vs. "Gel" deyince, gidecek, "git" deyince gidecek bu durumu, bir kadın nasıl kabullenir!? Sebepleri ne olabilir? İlk aklıma gelen, seks ve parasal rahatlık. Peki, kadın olmak bu kadar ucuz mu!? Hayır! Kadınlık çok pahalı ama kadınlar ucuzlamış.


O erkek için de söylenecek söz çok elbette. Lakin bir söz vardır, hepimiz biliyoruz "kadın var, adamı deli eder. Kadın var, deliyi adam eder." Bir kadın, yıllarca uğraşır deliyi adam eder. Başka bir kadın, o adamı deli eder. Yalan mı? Etrafınıza bir bakın. Önce adamları, sonra da delileri sayın. Rakam hangisinde yüksek çıktı?


Bir kadının hayatında nasıl bir erkek olmalı? Sadık, vefalı, dürüst, kıymet bilen ve şartlar ne olursa olsun, kadına sahip çıkan. Bunları, o erkekte görmeyen "kadın" o erkekle pazara bile gitmez ama uçaklar tıklım tıklım. Böyle kadınların, şarkısı da yoktur. Çünkü onlar, karatı severler nakaratı değil...


Kişi olmadan dişi olmaya çalışan kadın, isminden değil cisminden tanınır.

Hayal Kurdu

"Bir gün..." Hep bu sözü söyleriz hayata. Hayatın bu sözünü tuttuğunu gören oldu mu? Bize bu sözü veren hayat mı? Yoksa biz mi veriyoruz bu sözü hayata? Bu söz ümitse, bu söz inançsa eee hadi o zaman... Yine gelmiyor o "bir gün" bir türlü öyle değil mi?


Taşıdığımız ümit kadar inansak sözümüze? Sadece sözü taşıyoruz bir sonraki güne. Sorular, sorular, sorular... Kimini cevapladığım ama çoğunu cevapsız bıraktığım bir sürü sorularla uyandım, bu günlük güneşlik pazar sabahı. Hayallere daldım sonra... Orda cevaplandıramadığım sorularımın birkaçına rastlarım diye belki...


Hayallerinizin yıkıldığı oldu mu hiç? "Bu da sorulur mu?" dediniz. "Benim yıkılmadı" desem? Ya "çok yalancısın" ya da "hiç hayal kurmadın" diyeceksiniz. Peki neden yıkılır hayallerimiz? Başkasının üstüne kurduğumuz için olabilir mi? Bence olabilir...


Benim hayallerim, başkasının üstüne kurmadığım için yıkılmadı. Hep kendi üzerime kurdum hayallerimi ama bu yüzden benim yıkıldığım çok olmuştur. Kim bilir kaç kere, başkasının üzerine kurulan hayaller yüzünden "tanıyorum" dediklerimiz, "utanıyorum" dediklerimize döndü!? Bu onların suçu mu? Bence hayır...


Yıkılan hayalleri yeniden kurmak zor iştir ama sen yıkıldığında toparlanman o kadar zor değil, bkz. Zeynep Bone... Her akşam kapısını çaldığımız hayallerin bizi buyur etmesini beklerken, kaç kere kapıdan döndük. Ya biz? Biz kaç kişinin hayalini kapıdan çevirdik acaba?


Hayallerini kendi üzerine kur. Sen yıkılsan da, hayallerin sağlam kalır...














Fuzuli Konuşuyorum



Uzun bir ara verdim farkındayım. Malumunuz olduğu üzre, günlük tarzı yazmadığım için hayata ve aşka dair konularda da ne kadar üretici olabilirim ki... Bir yandan hayatı yaşamaya çalışırken, diğer yandan yazmakta zorlandım. Zaten ne hayata ne de aşka dair bildiğim bir şey de yok. Ukalalık edip duruyorum işte. Sağolun, sizler bunu yüzüme vurmuyor, hatta gayet kibar yorumlarla daha da yazmam için şevk veriyorsunuz...

Şu blog yasakları geldiği gün... İşte ne olduysa o gün oldu zaten. Biri, içimdeki tüm yazma hevesimi alıp gitti. Yazma hevesim gittiği gibi, okuma hevesimi de aldı üstelik. Ta,  ki "Sırf Şiirsel Yorum" adlı blogdaşım, "Zeyno çok oldu senin sesini duymayalı. İnada bindi, mimledim seni :))" deyinceye kadar. Bu ses! gelip gelip kaçan hevesimi, bu kez kaçmaya çalışırken saçlarından yakalamama yardımcı oldu. "Dostlara da boynumuz kıldan incedir" aynı zamanda...

Lakin; konumuz sevgi. Hakkıyla yaşayamadığımız, hakkını hakkı olana veremediğimiz, velhasıl hakkından gelemediğimiz bu duygunun hakkında nasıl kelam edeceğiz? İşte zor olan bu! 

- Sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi?
- Sevmek. Çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın!
Fuzuli bir laf ettim...

Beni Yaşarsan Yaşarsın

Şimdiye kadar yazdıklarım, bundan sonra yazacaklarımı değiştirmeyecek anlamına gelmiyor. Hep söylediğim bir şey var. Tekrarlamadan edemeyeceğim; "ben yaşadıklarımı yazmıyorum. Yazdıklarımı yaşıyorum. Kim bilir, bir gün yaşadıklarımı yazarım." Hatırladınız mı? Hatırlamadınız...

Aşk konusunda o kadar şey yazdım. Gerçekte, bu yazdıklarımı yaşasam, Leyla'yı bırakıp beni konuşmaya başlarlardı. "Hiç mi yaşamadın yani?" sorusunu duydum. Elbette yaşadım canım ama o şarkıdaki gibi, sene geçti, mevsim geçti, ay geçti. Hatta seneler geçti. Ve bir daha da aşk denilen o duygu, o duygu adamı karşıma çıkmadı. Beklemedim de zaten, çıksın diye. Hele şimdi beni bu duyguya inandıracak adam maalesef ki yok...

Etrafınıza baktınız mı hiç? Kadın/erkek ayrımı yapmıyorum. Bakın şöyle, ne görüyorsunuz? Kadınlar, erkek. Erkeklerse, ürkek olmuş. Ağzından küfür eksik olmayan, bir ilişkiyi bitirmeden, diğerine başlayan ve bundan da hicap duymayan kadınlar... Oysa ben söylerken bile, hicap duydum. Sigarasını kendisinin yakmasını feministlik sanan kadınlar bunlar.

Ya erkeklere ne demeli! Eskiden güçlü omuzları olan erkeklerin yerini, şimdi geniş omuzları olan ürkekler almış. Oysa taşımak için geniş değil, güçlü omuzlara ihtiyaç var. Ne istediğini bilen kadınların başı, bu omuzlara ağır gelir. İşte bu yüzden, kimseye "evet" demedim. Ben demeyeceğim zaten, o dedirtecek...

 
Beni yaşayan, benimle yaşar...

Göz Göze Gelir

“Bekle beni geleceğim” demiştim sana, hatırlarsan. Hala, gelmenin yollarını arıyorum. Belki sıkıldın, belki yoruldun beklemekten. Haklısın ama sen demez misin hep “hayat işte” diye...  İşte öyle... 


Hayata göz yumarım ama hayatta göz yummam bilirsin. Yaşarken açık olan gözlerim, korkarım ölürken de açık gidecek... İşte öyle...

İçimizde adı konmamış, okunmamış mektupların ucu yakılır da tüteriz ya... Hani, geçmiş bir  akşamdan kalma  şarkıda, yığılır kalır ya gözlerimiz bir çift gözün üstüne... İşte öyle...



Önce göz göze gelir,
   sonra göz, göze gelir...

Aşk bu mu?

Aşk Olsun!

Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba.

Gündem, tabiri caizse kaynayan kazandan farksız. Ben o konulara girmeyeceğim. Malum konumuz, her zamanki gibi aşk! Lakin bu da gündem konusu. Çünkü 14 şubat yaklaşıyor. Hepimiz, o günün St. Valentine day olduğunu biliyoruz. 


Anlayamadığım, neden sevgililer günü? O gün nikah kıyıyor St. Valentine, kimseye sevgili bulmuyor ki. Bence "nikah günü" ilan edilmeliydi. Hatta evlenmek isteyenler, 14 şubat tarihini almalıydılar… Evlenecek olursam, tarihim belli. Haklısınız, sevgili buldum da evlenmem kaldı...

Aşk konusunda, o kadar çok şey söyledim ki. Söylediklerimin arkasındaydım elbette ama bugün gördüm ki, şimdi onlar benim arkamda duruyorlar. Ne söylenirse söylensin,  yaşamayan birine bu duygunun tarifini yapmak imkansız. Bu konuda en güzel örnek, üç kelebeğin hikayesidir bence. 


3 kelebek, uzakta yanan bir ışık görürler. Kendi aralarında bu ışığın ne olduğu konusunda konuşurlar ama bir sonuca ulaşamazlar. Bunun üzerine, 1. kelebek ışığın yanına gitmeye karar verir ve oraya doğru uçmaya başlar. Fakat yaklaştıkça sıcaklık hissetmeye başlar, daha fazla devam edemez ve geri döner. Arkadaşlarına, sıcaklık hissettiğini anlatabilir sadece. Bunun üzerine, 2. kelebek uçmaya başlar ışığa doğru. Yaklaştıkça, arkadaşının bahsettiği sıcaklığı o da hissetmeye başlamıştır. Fakat “daha da ileri gitmeliyim” der. Biraz daha yaklaşır ama kanadı yanar. Can havliyle geri kaçar. Daha fazla gidemeyeceğini anlar ve o da geri döner. Arkadaşlarına anlatır durumu. 3. Kelebek “ben de mutlaka görmeliyim” der ve arkadaşlarının “gitme!” uyarılarına kulak asmadan ışığa doğru uçmaya başlar. Sıcaklık hisseder o da önce. Daha sonra giderek artar bu ısı ve kanadının acısını duyar. “Biraz daha yaklaşmalıyım” der ve o ışığın, aslında ateşin içine düşer...

Aşk, 3. kelebeğin yaşadığıdır işte.  Biz hep 1. ve 2. kelebek kadar olabildik aşk konusunda. Oysa oldun mu, 3. kelebek olacaksın...

3. kelebek olduğunuzda, hikayenin kendisi siz olacaksınız. Evet sevgili sevgililer, şimdiden gününüzü kutluyorum. Ve inşallah gününüzü görürsünüz. Gün görmek anlamında söyledim, aşk olsun! 


Benim mi? Şimdiye kadar günümü gösteren biri çıkamadı...