Farkımda mısın?

Bana yaşadığımı hissettiren doğa, dualarımla birleşince ortaya çıkan muhteşem bir hayat. İşte, "hayat böyle yaşanmalı" dedirten cinsten. Bir şarkı var, duymuşsunuzdur. Ağlamışım, gülmüşüm, kırılıp dökülmüşüm. Senin umurunda mı? diye bitiyor. Mesele umurunda olması değil zaten. Benim umurumda mı? Her şey umurumda benim...


Bu yazıyı okuyan, hiç tanımadığım sen bile. Seni umursadığım için yazıyorum bunları. Belki çok gençsin. Belki benden de yaşlı. Ne fark eder? Gözlerimizdeki yaş, aynı yere düşüyor. Benden genç, benden daha gözü yaşlı insanlar tanıdım. Aramızdaki farkı, ortak noktayı bulduğumuzda fark ediyorduk. Bu yüzden, aradaki farkı değil, ortak noktayı bulmaya çalış. Çünkü o zaman, fark kendiliğinden çıkacak ortaya...

Hayatta ilkler önemlidir derler. Neden? İlkelerinle alakalıdır da ondan. Biraz düşündüğünde, her yaşadığının ilk olduğunu anlayacaksın...


Farkında mısın? Hala ortak bir nokta bulamadık seninle, aynı gibiyiz. Acaba? Erkekler, "bütün kadınlar aynı" der. Kadınlar da, aynı şeyi erkekler için söyler. Yapmayın yahu! Ortak noktayı bulamadığımız içindir işte bu...


Tıp okumadım ama bir ara tıp bültenleri okurdum. "Hafızanda ne kaldı" diye soracak olursan, çok az şey. Bir çok organımızın  çiftken, en çok yorduğumuz, kırdığımız kalbimizin tek olması düşündürmüştür beni. Konumuzun tıpla bir ilgisi yok tabii. Ayrıca ben işin duygu tarafıyla ilgileniyorum. Ne diyordum, kalbimiz neden tek? En çok kırılan, dökülen, yaralanan, hasar gören o değil mi? Bütün ömrünü, diğer eşini aramakla geçiriyor. Şansı varsa buluyor. Kalbimiz de çift olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Hayır olmazdı. Farkı farkedebildin mi?


Geç farkedilmiş fark, artık fark edilse de fark etmez. Tren hareket etti! Gülümse ve el salla...


Peri Şan Oldum



Bir yılı daha geride bırakmaya hazırlandığımız şu günlerde, bir hüzün bir kıyamettir gidiyor içimde. Ne oluyor kızım, ilk defa mı yıl bırakıyorsun geride? Dönüp bir baksana arkana! Yıllar var arkanda kalan. "Evet de, bu yılı hiç bırakmak istemiyorum. Ondandır belki" diye cevapladım kendime.


Bunun diğer senelerden ne farkı var? Bu sene büyüdüğümü hissettim, yaşadığımı, sevdiğimi, özlediğimi. Bütün bunlara sebep olan adam, artık kendimi ıskalamamam gerektiğini, içimdeki o cesur kız çocuğunun elini tutup karşıma getirerek gösterdi bana. Akıllı adamdı, içimdeki çocuğun kalbini kazanarak yapmıştı fethini. Bir nev-i kısasa kısas yapmıştı aslında. Çünkü ben de zaman zaman onun içindeki çocuğu mutlu ederek ele geçirmiştim kalbini. Elde tutmak, elde etmekten daha zordur. Bunu bile bile ele almıştım bu kalbi. Öyleyse, elimden geleni yapmalıydım. Yapmıştım ve yapıyorum. Lakin, “Gel” diyor artık “Gel...” Eyvah!


"Bu yılda ve bu yolda, el ile değil, el ele olmak istiyorum artık" dediğinde, konuşamadım! Haklıydı... Bir şey biterken, her şey başlayacaktı. Bazen söylemek değil de, duymak daha zor gelir insana yaşayacakları. Öyle olmuştum bunları duyduğumda. "Eyvah!" demiştim, ne olacak şimdi! Ya biterse bu peri masalı!? Duymuştu iç sesimi. Paniğimi anlamıştı. Çünkü aynı duyguları yaşıyorduk. O her ne kadar bana hissettirmemeye çalışsa da, anlıyordum. "Peri masalı değil bu. Perili olduğu iddia edilen yerde bile, tek bir peri görmedim bugüne kadar. Rahat ol. Ha, benim perim olmayı kabul edersen? Masal değil, yasal perim olursun ancak" dedi. Perişan etmişti beni...


Mevlana "aynı dili değil, aynı duyguları paylaşan insanlar anlaşabilirler" der... Biz, bu tarife uyuyoruz. Ki üstelik aynı dili ve daha önemlisi aynı dilden konuşuyoruz...



Yolum uzun, hazırlık yapmam lazım. Şimdiden mutlu yıllar diliyorum hepinize... Ben mi? Arada ürperiyorum ama...



uMutlu yıllar...

Hayat Ne Garip

Yine mimlendim. Sevgili Zeynep arkadaşım tarafından... Bu seferki, garip bir mimlenme. Çünkü garipal hallerimi anlatmamı istiyor... Şu günlerde de hazır üzerimde bir gariplik varken, denk geldi. Üzerimdeki gariplik, üzerinize afiyet...

Çocukluğuma inelim önce, sessizlikte çığlık atmaya bayılırdım. Bu yüzden, annemden feci dayak yedim bir gün. Çünkü aklı yerinden oynamış kadının. Bana bir şey oldu sanmış. Devam ettim çığlıklarıma ama haber vererek. Şimdi de çığlık atasım geldi, o kadar güzel bir sessizlik varki. Nasıl güldüğümü tahmin ediyorsunuzdur şu anda.

Akşam  yürüyüşlere çıkardık. Karşıdan karşıya geçerken, birden asfaltı ellemek isterdim. Tam durup eğildiğim anda, kedi yavrusu gibi ensemden tutup alırlardı beni. Arabalar vızır vızır geçerken, yapmak istediğim şeye bakın. Çok kez yapmışımdır ama. 

Islık çeşitlerini öğrenmiştim. Erkekler gibi ıslık çalardım sokakta. Arkadaşımı gördüğümde adıyla seslenmezdim, ıslık çalardım. Biliyorlardı artık... Ve en çok, sessizlikte yapmayı severdim bunları. İnanmayacaksınız belki, ıslık çaldım şimdi. Eski günleri yad etmek içindi. Korkmayın! Bugün hala, “hadi çal da rahatla” derler tanıyanlar...

Bana göre hiç garip değil tabii bu durum. Belki size garip gelebilir diye yazdım işte. Ona bakarsanız, hayatın kendisi garip değil mi?

Gelelim mimleneceklere... Bu yazıyı okuyan herkes mimlenmiş sayılır. Hiç ben okumadım, görmedim, duymadım diye 3 maymunluk yapmayın. Çünkü ben, kim gördü, okudu, duydu bilirim. Serde müneccimlik var...

Ne oldu? Hepiniz bir garip oldunuz!

Atıyorum

Şimdiye kadar, hayata aşka dair attım tuttum hep. Yazarken de, konuşurken de... Çoğunuz tuttunuz, azınız da tutmadı belki de. Benim attığımı, sizlerin tutması değil zaten önemli olan. Kendi attığımı, kendim tutabilmeliyim... Sizler bu gün varsınız, yarın yoksunuz. Öyle değil mi? Bir de madalyonun öbür yüzü var. Sizlerin attığını, ben niye tutayım ki...



Aşka hayata nasıl bağlayacağım konuyu, onu düşünüyorum. Ben hep böyleyim işte ve her işte... İlle zorlaştıracağım her şeyi, yokuşa süreceğim. Kolay işi sevmiyorum, ne yapayım. Kan ter içinde kalarak yaptığım işten zevk alıyorum. Sonradan karşısına geçip keyifle, "bunu ben yaptım" demenin hazzını bilirsiniz...

İnsan ilişkilerinde de böyleyim. Bu yüzden kolay ilişki kuramam karşımdakiyle. Kurdum mu da, kimsenin gücü yetmez yıkmaya. Ki yetmiyor da... Neden? Çünkü attığımı tutuyorum. Tutamıyorsam, ki hiç olmadı. Olmayan bir şey hakkında atarsam tutamam...

Bana atanlar çok oldu ama ben hiç birini de tutmadım. Bir insan, kendi attığını tutmayı bilmiyorsa onun tutunacak ve tutulacak tarafı yoktur. Böyle insanlar çok var biliyoruz. Daha, "a" derken anlaşılır attığı. Ve beklerim; bakalım nasıl tutacak? Tabii ki tutamaz. Dolayısı ile senin tutmanı bekler. Sen de tutmayınca eli boş, gözü yaş kalır... Daha çok da kadınlar yapar bunu, diğer kadını kıskandırmak için. Atar da atar. Asıl istediği, adamın tutmasıdır ama adam tutmadıkça daha çok atar. Bu böyle uzar gider. 


Erkek kadına atar, kadın erkeğe atar. Tutana aşk olsun... Bildiğimiz palavra...



 
Öyle biri var ki; hiç atmıyor... Atıyorum!


Camdan Cana

"Sevgili; her çeşit hesaptan uzak bir uzanışla aradığım varlıktır. Sevdiğim, özbenim değildir ama özbenimi ondan ayrı tasarlayamam." Esat Nermi Uygur’un, Yaşama Felsefesi adlı bu kitabını okuduğumda, nerdeyse çocuk yaştaydım. O kitapta, altını çizdiğim çok yer olmuştu. Zaten okuduğum bütün (bana ait) kitapların altı çiziktir. Arkadaşlardan okumam için aldığım kitapları kutsal hazine gibi saklar, muhafaza eder ve geciktirmeden iade ederim ama mutlaka. Aynı titizliği, sağolsunlar bana göstermezler onlar. Kaybolanlar olur hatta. Bu kitap da maalesef kaybolanlar arasında…

Bu alışkanlığı, sanırım kütüphanelerden kazanmıştım. Bizim zamanımızda kütüphaneler vardı. Okuyanlarınızın bazıları bilmeyebilir. Okumak istediğiniz kitaplar, eve götürecekseniz üzerinize zimmetlenirdi. Bazan eve götürürdüm, bazan de orda okumayı tercih ederdim. Sessizlik birinci şarttı. Bir keresinde, kuzenimle gitmiştim. O sene onlarda misafirlikteydim Bursa’da. Evde sıkılmıştım, "hadi kütüphaneye gidelim" dedim. Yolu bilmediğim için, kılavuzluğuna ihtiyacım vardı. Kitapları seçtik. Onun seçtiği kitabı hatırlamıyorum ama benim seçtiğim kitabı unutmam nâmümkün…

Hasan’ın Yavuklusu. Çok kalın olmayan bir kitaptı. Ne yazık ki yazarını hatırlamıyorum. Zaten okuyamamıştım… O dönemde, Hasan diye birine  âşıktım. Çocukluk aşkı işte. Şimdi görsem tanımam. Kuzen "Hasan burada da karşına çıktı" deyince, gülme krizine girip kendimi dışarı zor atmıştım. Bir daha da Bursa’da kütüphaneye gitmedim…

Postahaneleri de bilmeyenleriniz vardır. Bilirsiniz de, bina olarak. Postrestant servislerini bilmezsiniz meselâ. Eskiden mektuplaşmalar yaşanırdı. Adres olarak ev adresimizi değil, bu hizmeti kullanırdık. Şimdiki gibi e-mektuplar ve chat yoktu. Mektuplaşma köşeleri vardı. (Mektuplaşmayla ilgili çok sevdiğim bir hikâye var, bir gün paylaşırım onu da.) O köşelere yazılırdı. Türkân dizisini seyreden varsa hatırlayacaktır. Türkân’la Ali bu vesileyle tanıştılar…

Aşk yaşamadım mektuplaştığım hiç kimseyle ama senelerce aynı kişiyle mektuplaştığım olmuştu. Sol görüşlü bir arkadaştı. Konuştuğumuz konuları tahmin etmişsinizdir. Yıllar sonra Ankara ve İstanbul olmak üzere, iki kere buluşmuştuk. Malum aynı konulardı yine. Sonra bana âşık olmaktan korktuğunu söyleyip, bir daha mektup yazmamaya karar vermiş, benim de yazmamamı istemişti...

Çok sık olayların yaşandığı bir tarihti ve o da hep içindeydi o olayların. Öyle bir geçer zaman ki dizisini izleyeniniz varsa, orada ki Ahmet bana Mehmet’i hatırlatır. Soyadını vermem. Mektuplar kesilmemişti ama seyrekleşmişti. Ve sonra… Sonrası yok.
İçim hâlâ acır aklıma geldikçe. Çünkü arkadaşımı kaybetmiştim. Sebep de aşk korkusu…

Silâhtan, toptan, tüfekten korkmayan insan aşktan korkuyordu. İşte böyle bir nesildik biz ve tükendik… Nazım Hikmet’i nasıl anmazsın şimdi! "Biz başka severdik, o yüzden “başka” sevemedik."

Günümüzde aşka "Amasya’nın bardağı" deyip geçen âşık, sözüm sana... O camın nasıl yapıldığını, hangi işlemlerden geçip bardak haline geldiğinden haberin olsaydı, bu kadar kolay kırabilir miydin? Benimki de lâf işte. Camdan haberi olmayanın, candan mı haberi olacak!



Sevdiği yanında değilse, yanındakini sevmeyen kadının ve adamın kaldırdığı kadeh, bu yüzden kalpleri kadar kolay kırılmamıştır. Çünkü onlar ateşin ne olduğunu bilirler. Aşk; yanılanların değil, yananların yüreğinde bulunur. Bunu çok iyi bilirler. Çünkü onlar, yanılmamış yanmışlardır…

Bazı hayatlar, örnektir. Bazı hayatlarsa ibretten ibarettir...

Ay(kı)rılık Değil Bu

Çok başka bir konu vardı kafamda ama sayfalarda gezinirken bir şarkıya rast geldim ve "bu şarkıdan bir hikaye çıkarmalıyım" dedim. Mutlaka bir şarkının bir hikayesi vardır ama herkes kendi hikayesiyle dinler her şarkıyı. İşte bu bizim hikayemiz, öyle saf öyle temiz... Yok yok, rastladığım şarkı bu değil. Bu şarkı da zamanında az sevilmedi. Neyse, benim hikaye uyduracağım şarkıyı siz yine kendi hikayenizle dinleyeceksinizdir muhakkak...

Ayrı şehirde aynılığa düşmüş bir erkek ve bir kadının hikayesi. Evet, doğru okudunuz. "Ayrı şehirde aynılığa düşmüş" dedim. Aynı şehirde ayrılığa düşmüş olmak, çok daha acı bana göre…

Mevki ve makam sahibi bir adam kendi halinde yaşarken (kendi halinde yaşamıyormuş aslında. Çünkü kendini yaşamaktan başka her hali yaşıyormuş), evinden işe, işinden eve giden, yolunun üzerinde zaman zaman uğrayıp demlendiği mekanı saymazsak, başka bir mekanı yokmuş. Kendi halini gördüğü tek yermiş burası. Mutluluğu şiirlerde, şarkılarda arayan biriymiş. Kısaca özetlemek istersem, bilmediğiniz duygu adamı. "Bilmediğiniz" diyorum, çünkü günümüzde böyle adamlar yok denecek kadar az...

Fiziksel olarak tasvirde bulunmak isterdim. Fakat hem tasvir konusunda yeteneksiz olduğumdan, hem de daha çok bu adamın kimyasından bahsetmek istediğim için bu kısmı geçiştirmek istiyorum. İlle de "biraz anlat" diyorsanız, Kerime Nadir'in romanlarından birini alın elinize. Hangisi olduğu hiç fark etmez. Orada tasvir edilen (esmer bakışlı) adam işte. Bu konuyu da böylece hallettik sanırım. Ne diyordum? Hatırladım! Duygu adamından bahsediyordum…

Hayat bu ya, evin yolunu şaşırmış bir gün. Ne demişler; beşer şaşar. Bir erkek, ne kadar güçlü ne kadar iradeli olursa olsun, hangi durumda iradeyi ve idareyi elden kaçırır? Yolunu hangi durumda şaşırır? Bu sorunun cevabı, sizin de bildiğiniz gibi kadın! Lakin bu kadın, sizin bildiğiniz kadınlardan değil. Bu kadından bahsedelim şimdi. İzninizle kadına kendi adımı vermek istiyorum. Siz buradaki kahramanlara, dilediğiniz isimleri verebilirsiniz. Zaten hep öyle yapmaz mıyız?

Ne hali varsa göremeyen bir kadınmış Zeyno da. Bir duygu kadını yani. Duygularının efendisi olacak adamı bekleyen, içinde biriken gözyaşlarını anlamasınlar diye, yüzünde sahte mutluluk maskesiyle etrafına gülücükler atan bir kadınmış. Ve bu kadınla bu adam bir gün karşılaşmışlar...

Adam, daha önce hiçbir kadınla kuramadığı hayallerin, hiçbir kadınla yaşamadığı bir dünyanın içinde bulmuş kendini. Var olan dünyasını alt üst etmiş bu kadın! Bütün ezberlerini bozmuş. Farkındaymış ama var olmasını istediği dünya buymuş adamın. Çünkü daha önce, hiç olmadığı kadar mutluymuş. Bunu başarabilen başka bir kadın olmamış şimdiye kadar. Ne kimseyi kendi dünyasına sokmuş, ne de o başkasının dünyasına girmeyi istemiş...

Gönül gözleri, uykuda bile kapanmıyormuş birbirlerine. Özledikleri an, mektup kuşlarıyla haber salıyorlarmış "aşka acıkmış hayatlarımız, aşka ne kadar açıkmış meğer" diye. Daha da beslemişler şiirlerle, şarkılarla. Öyle büyümüş ki aşkları, küçük birer çocuk olmuş ikisi de. Gizli bahçelerinde buluşup, kağıttan gemileriyle dünyaları gezmişler. Kürekleri, yürekleri olmuş...

Gel zaman git zaman, zaman geçmez olmaya başlamış ayrı kaldıklarında. Ayrılık, aykırılık değilmiş eğer sevdalar gerçekse. Aşk böyle yaşanırmış onlara göre. O kadar güzel ağırlıyorlarmış ki ayrılıklarını, bu yüzden kavuşmalarını hiç uğurlamamaya yemin etmişler. Çünkü bir daha bu yolu aynı hevesle yürümeyeceklerinden eminmiş ikisi de... 

Kalıbına değil, kalbine dokunabilmektir aşk...

Günden Güle


Bu gün, günüme ödülle başladım... 


Sevgili adaşım zeynep & zeynep, sağolsun beni de (yeni tanıdığı halde) bu ödüle layık görmüş. Sayesinde fark ettiğim güzel bloglar için, İlk ödül Zeynep'e. Çayımı, kahvemi aldım ve malum zıkkımı da yakıp keyifle okudum hepsini. 




Ben şimdi kimleri ödüllendireceğim asıl mesele bu! Ha, Zeynep arkadaşımla tanışmama vesile olan Telekinesis ilk uğradığım blogdu. Kendisine ayrıca teşekkür ediyorum...

Aldığım bu güzel güllerin kokusunu, okuduğum bütün bloglara dağıttım. Umarım alacaklardır bu kokuyu... 

"leb" demeden.
TuTsİ'den
Aklımın odaları
Sezi Yorum
Kara Efendi

Yazı'm


Günlerdir ne yazacağımı düşünüyordum, sanki yazmaya zorunluymuşum gibi. Uydurup uydurup yazıyorsun işte bir şeyler. "Yine öyle uydur yaz" dedim kendime... İyi de, her zaman ne uyduracağım? Uydurmak zannedildiği kadar kolay iş mi? Günlük tutmuyorum ki. Günlük gibi yazsam işim ne kolay olurdu. Sabah kalktım, çayımı içtim sonra örgümü aldım elime vs. Bu ne ya! 


Örgü konusunda bir parantez açayım. (Örmeyi çok severim bu arada, stres atmak için birebir.) 


Böyle yazıları hiç sevmem. Bana ne senin o gün ne yaptığından. Ne yapamadın onu yaz. Bak işte o zaman benden iyi okur bulamazsın...

Kendimle ilgili konuşmayı da hiç sevmem. Biri "kendini anlat" dese, yüzüm kızarır bocalarım. "Kendimi anlatmayı sevmem" der, sıyrılırım hemen. Gerçekten de sevmem ki. Hem, ne anlatacağımı bilemem karşımdakine. Ne yani doğum tarihimi, soy ağacımı mı anlatacağım. Ayrıca niye bilsinki. Yaşımı sorsunlar sorun değil. Gururla söylerim hem de ama yaşadığımla değil de yaşımla ilgilenenler baştan kayıptalar... Özel hayatlarını, sosyal paylaşım sitelerinde anlatanlar bile var. Hayret verici bir durum! Öyle sitelerden birinde, birinin selamını aldığımda ilk sorduğu şey "evli misin?" olmuştu. Ben ki, karıncayı incitmeyen kadın. Ben ki, sineği öldürmeyip camdan dışarı çıksın diye ter ter tepinen kadın. Yemin ederim, o anda elime verseler gözümü kırpmadan boğazını sıkarım o soruyu sorma gafletinde bulunanın ama Allah beni bildiği gibi yapsın inşallah. Ki yapıyor da zaten. Öyle durumlarda bile kibarlığı elden bırakamıyorum hiç. Kibarca, ağızlarının payını verip göndermişimdir hep. Bu konuda tavrına hayran olduğum biri var. Sizin de hayran olmamanız işten bile değil. "leb" demeden nohutu anlayan bu kadını, içten içe hep kıskanmışımdır bu tavrından dolayı... Çok dini bütün biri değilim. Lakin "selam vermek sünnet, almak farzdır" sözü, aynı zamanda görgünün ve nezaketin gereğidir diye düşündüğümden, verilen selamı karşılıksız bırakmamaya çalışırım. Bu konuya nerden geldik hiç farketmedim. Demek ki çok dertliymişim bu konuda...

"Kendimle ilgili konuşmayı sevmem" diyordum ama sürekli kendimden söz etmişim. Ne öğrendiniz diye sorsam? Birincisi örgü örmeyi sevdiğimi, ikincisi ise küfretmediğimi. Daha doğrusu edemediğimi. Başka? Üçüncüsü yok. Daha önceki yazılarımı okuduysanız zaten anlamışsınızdır. Ben yaşadığımı değil, yazdığımı yaşıyorum. Kim bilir, belki bir gün yaşadığımı yazarım...

Saati 3 yapmışım yine. Telefonum çalıyor! Yine ezan sesiyle uykuya dalacağım demektir bu...


Nerde yaşadığını değil, ne yaşadığını anlat bana...

Gördüğüm

Seni o kadar iyi anlıyorum ki.  Ayrıca senin bunun farkında olman, bu anlayışımı daha da kuvvetlendiriyor. Bir gün, hatırlıyor musun "Hiç kimse anlamadı senden başka, o şiirin içindeki manayı" demiştin? Ben de; "gözlerinin arkasında sakladığın adamı tanımıyorlar. Bu yüzden anlayamazlar" demiştim…

Ve devam etmiştim; “gözlerinin arkasında saklanan kadını da görüyorum. Gözünün önündeki kadınların hiçbiri o kadın değil. O! zannettiğin bu kadınlar, farklı bedenlerle karşına çıkıyor ama bir türlü o nedeni yakalayamıyorlar. Bu yüzden de, neden? sora sora gidiyorlar sonra geldikleri yere." Fısıltı halinde "haklısın" dediğini zar zor duyabilmiştim. Çünkü öyle bir gürültü kopardı ki o fısıltı! İçinde kırılan camların, devrilen çamların gürültüsünden zor olmuştu duyabilmem ama ben duymuştum yine… "Duyma be kadın duyma" dedin…

Hani bir gün bir fotoğraf göstermiştin bana, çerçeve içinde. Hiç unutmadım! Kaç kişiye gösterdin o fotoğrafı? Hiç! İşte, neden sormayışımın nedeni…

En son yaptığımız telefon konuşmasında, kırdığın potları anlatırken (kırdığın cevizleri mi demeliydim yoksa?) ne kadar çok güldürmüştüm seni. "Sesimi duyduğunda, elinden kadehini düşürdün panikten" dediğimde, "ah sen, ah sen yok musun sen" diye kahkaha atmıştın, atmıştım… "Kördüğümdüm ben, sen çözdün beni" demiştin. Çözdükçe, çözüldükçe bağlanıyordun, bağlanıyordum! Sen, kördüğüm değil gördüğümsün…

Neden kilometrelerce uzaktan içilen rakının şerefime olması ve bu şerefi paylaşmaya ne zamanın ne de mesafenin bile gücü yetememesi? Nedenini ikimiz de biliyoruz.

Aşk dediğin; misal olmalı masal değil...

Neler Yapmam ki

Bu sabah bir baktım ki sevgili blogdaşım TuTsİ beni mimlemiş, yani "elim sende" diyor. İstiyor ki, herkes birbirine elini uzatsın. İlk mimlendiğimde, heyecanlanmıştım hatta biraz da korkmuştum galiba. Şimdi ise hoşuma gitmeye başladı. Benim mimleyeceğim kişilerin, hoşuna gitmeyebilir tabii ki bu durum. Ben elimden geldiğince elimi uzatıyorum, sonrası size kalmış...



Bir gün içinde sevdikleriniz için neler yaptınız?
Soru bu mu? Ya da soru mu bu? Hatta ne biçim soru bu? Daha da uzatır soru'n çıkarırım...

Elbette ki şaka yapıyorum. Şimdi, yapılması zorunlu olan şeyleri muaf tutuyorum bu sorudan. Çünkü sorumluluk gerektiren işler, sevseniz de sevmeseniz de yapılması gerekenlerdir. Ben, sadece severek neler yapıyorum ona bakalım... Böyle sorularla karşılaştığımda, aklıma hep Atatürk'le ilgili bir kompozisyon ödevi gelir. Burada da değinmem gerektiğini hissettim.

Kısaca şöyle; öğretmen konu başlığı "Atatürk neler yapmıştır?" olan bir kompozisyon ödevi verir. Bu ödev ders sonunda teslim edilecektir. Bütün öğrenciler harıl harıl kitapları karıştırırken, bir öğrenci hemen kalkar ve kağıdı "ne çabuk bitirdin?" ifadesiyle bakan öğretmene uzatır. En yüksek notu, bu öğrenci alır. Kağıdında sadece, "Atatürk neler yapmamıştır ki" yazıyordur...

"Konunun bunla ne alakası var?" diye soranlarınız olacak. Sevdiklerim için ne yaptığımın farkında değilim. Çünkü güdüsel davranıyorum. Benden bir şey istediklerine şahit olmadım şimdiye kadar. Bunun anlamı; istemelerine gerek kalmıyor demek değil midir? Ha, işte konu başlığımıza burda bağlayabilirim meseleyi. "Neler yapmam ki!"





Gelelim mimleneceklere, en zor kısım burası işte. Sığdırabileceğim kadarını burda yayınlıyorum ama listemde kim varsa mimledim haberiniz olsun...


1. Aklımın Odaları
Aklını seveyim senin.

2. "leb" demeden 
Nohutu anlayan kadın.

3. ben de onu diyorum!
"Tam ben de onu diyordum" diyeceksiniz.

4. Gabriel's Dairy
Mis gibi tarçın ve kahve kokusu özleyenler buraya.

5. masada boş bardaklar
Masadan kalkamayacağınız bir ortam.

Dedim ya, tüm listem mimlidir. Hadi bakalım kolay gelsin.

O Kendi mi Biliyor


Baş edemediğim duygu silsilesi içindeyim ne zamandır. Baş eğsem, baş edebilecekmişim gibi geliyor. Fakat bunu da kendime yediremiyorum... Hep böyleyim ki ben; baş edemesem de, baş da eğmiyorum. İçimin fıkır fıkır kaynadığı zamanlarda bile gözlerim nemlenir, bu sızan damlacıklarla önlerim taşmayı. Gözümün önünden gitmeyen bu yüz... Evet, başımın ağır ve ağrılı olması bu yüzden!

Gözlerimin yaşarması? Evet, gözlerimin yaş arması oldu hüzün.  Kalbimde apolet gibi taşıdığım aşk. Aşk da, kime? Bırakın, o da bana kalsın... "O kendini biliyor" desem, etrafımda kim olduğunu bilmeyen onca var. Üstüne alınır biri. "O kendini bilmiyor" desem, o da olmaz. Çünkü kendini bu kadar iyi bilen, bu kadar kendinde olan adama hakaret olur... O kendi mi? Biliyor!

Bir haftadır ne zaman sigara yaksam, yol çıkıyor. Batıl itikatlarım hiç yoktur. Önümden kara kedi geçse,  kalbim bozulmaz mesela. Merdiven altından da geçerim, eğer merdivende boyama işiyle uğraşan kimse yoksa. Lakin bu sigara konusunda inanıyorum çünkü hep yola gitmişimdir. Yola gitmek güzel de, yolunda gitmeyen yolu gitmek bazen ne yorucu olur bilseniz.
Bir garip yolcu gibi acıtır insanı. Yoldan çıkmakta olmaz. Yola getirmeli!


Attığım her adım, beni bana götürüyor...


K'estikçe K'esti

Kimse bilmez gönlümdeki yarayı
"Yar" diye kanıyor, alkol bastıkça
Açmak kolay değil, dünle arayı
Dilim dilimlenir, aklım kestikçe.

Kül rengi bulutlar sardı başımı
Kimse fark etmiyor akan yaşımı
Yerinden kalkmayan sabır taşımı
Bölerim ikiye, gözüm kestikçe.

Üstü örtülüdür dert sandığımın
Hatırası yoktur aşk sandığımın
Cefasından bıkıp usandığımın
Söylerim yüzüne, yolum kestikçe.

Benden ötemdeyim, ondan yalnızım
Gittikçe artıyor içimde sızım
Sevdanın yolunda kesilen hızım
Küheylan oluyor, mızrap kestikçe.

Yıllarca bahardan bir gül bekledim
Ümit eksildikçe yeni ekledim
Kimi gün yakamı zor ilikledim
Bayat ekmek yedim, dişim kestikçe.

Kolum kırılsa da içinde yenim
Ne arkamda dayım, ne ben yeğenim
Sadece Mevla'ya boyun eğenim
Acımaz parmağım, doğru kestikçe.

Mutluyum sanıyor adımı duyan
Bir günüm olmadı günüme uyan
Kim bilir bir sabah diyecek "uyan"
İnancım çoğalır, fikrim kestikçe.


Kendi Kendim(l)e Ben


Selam Zeyno.

En sonunda sana mektup yazmaya karar verdim. Anladım ki, başka türlü ulaşamayacağım sana. Ya ben geç kalıyorum, ya da sen erken gitmiş oluyorsun, şairin dediği gibi...

Yıllarca yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi seninle, biliyorsun. Hayattan kazandığımıza da, kaybettiğimize de ortaktık hep. Bölüştüğümüz keder de, sevinç de eşitti. Aynı duyguya ağladık, günlerce gecelerce ama aynı duyguyla ağlamamışız meğer...

Senden bir süredir haber alamayışım endişelendiriyordu beni. Sorduğum hep buydu. Nerdesin? Kimdesin?... Kimlesin diye sormadım. Farkındasın değil mi? Kimle olmanın bir tehlikesi yok, kimsede değilsen!

Dün, kulaklarını çınlattık biriyle. Eski günlerimiz derken, konuştuk senden. Sen de iyi tanıyorsun aslında onu. Kim olabilir? Bir gün, uzun uzun anlatmıştın ya bana. Adını koyamadığın ama düşünmekten de kendini alıkoyamadığın biri vardı hani. Hatırladın mı? Onu, mutluluğu yüreğinde yasaklamış bir adam diye anlattığın. Adı üstünde ama o mutsuzluğun ölçülerini vermiş hep hayat terazisine. Bu yüzden prova yapmıyor yıllardır hiç. Gözlerinde, eski ama modası geçmeyen günlerden kalma yalnızlığının sade nakışlarını koruyan aşık bakışlı adam. Baktığında, önce kadını arar dediğin adam... İşte o adam, seni anlattı dün gece. Anlatırken "nasıldı" diye soruyorsan, mutluydu...

Giderken son olarak şunu söyledi, "sen, karakuşu tanımamışsın. Kendine gel! Aşkın ne olduğunu sen bilmiyorsun. Karakuş, bunu iyi biliyor... Aşk; yarış değildir. Başa baş değil, başbaşa gelmeye çalışmalı!..."

Ne diyebilirdim ki bu laftan sonra. Doğruydu, seninle ilgili tezi. Ve ben, tez bir kararla sana bu mektubu yazmaya başladım. İşte böyle Zeyno. "Karakuş" mu demeliyim yoksa? Seni benden fazla tanıyabilmiş bu adam, senden ne kadar uzakta ve seni ne kadar az tanımış olduğumu fark ettirdi bana dün gece. Seninle ilgili öyle şeyler söyledi ki, hem gurur duydum, hem de için için kıskandım...


Kimsenin kimsede kalmadığı bir dünyada, kimsenin kimsesi olmak da mümkün değil. Kim olursanız olun, kimse'sizsiniz misali... 

Bir temenniyle mektubuma son veriyorum. Kimsen, o olsun hayatında!

Kendine iyi bak Karakuş...

Geç(me)miş




Başıma çorap ören sevda kuşunun içimde kaybetmediğim o duygu sayesinde başımda şapkaya dönüşmesi, aşkın zaferi değil de nedir? Cem Karaca'nın başından eksik etmediği şapkasını taktım bugün. Kulağımda, bütün şarkıları resmi geçit yaptılar. Geçmişteki günler geçmemiş meğer. Sonrası kahır tabii... Tamirci çırağı olmayan, Zeyno'yu anlayamaz!...


Yeniler yinelendikçe, eskiler yenileniyor...

Sevgili'm Günlük


Az geçeyim seni düşünmekten diyorum, vazgeçiyorum sonra. Ne az geçebiliyorum, ne de vazgeçebiliyorum seni düşünmekten. En karanlık yalnızlığımda bile, göz yordamıyla buluveriyorum hemen bir anıyı. Göz alışkanlığı değil bu, gönül alışkanlığı...



Ne zamandır rüyalarımda görmüyordum seni. Beni özlemediğini düşünüp, üzülüyordum. Çünkü sen, özlediğin zamanlarda rüya olup gelirdin beni görmeye. Yanılmışım! İnsanın yanıldığına sevinmesi, ne güzel bir duyguymuş meğer. Beni özlediğini, merak ettiğini söylediğinin ertesi günü rüyamda seni görmem ispatıdır işte...

Çok kızdığım, kırıldığım günlerde; "bakmana gerek yok gelen postalara. Sana meyilim yok artık" diye avaz avaz susardım. Sustuğum çığlıklardan, sağır olan duvarlarımın dili olsa da konuşamazlar artık!

Küllüklerim, günlüklerimle doldu taştı. Haberin var mı? Silkelediğim her külün, hangi gülün yaprağını yad ettiğini bir bilsen... Okuduğum şiirlerin, her seferinde eskimemiş hatıraları taze eliyor. Dört bir yanım, yara parçası! D'okunulmamış, sözler saklıyorum. Duyarsın ya da duymazsın... Kendine iyi bak ve mutlu ol!

Benim "sevgili günlük" diye başladığım sözü, bir başkası "günlük sevgili" diye bitirir. Unutma!

Aşk Olsun

E-mektubun geldi bugün. Eskiden olduğu gibi. "Eski" diyorum ama hiçbir şey eskimemiş. Öyle olsaydı, kalbim niye çarpsındı? Niye elimin biri buz kesilsindi? Aklıma her geldiğinde, yineleniyorsun. Yenileniyorsun. Zor birini sevmek mi? Birini zor sevmek mi? Hangisi daha zor? İki zoru birden yaşamak hele!...

Yine de, bu duyguyla yaşamak güzel. Acı çekiyorum elbette. Ağladığım da oluyor zaman zaman, gözlerden uzak yerlerde. "Gözden uzak" dedim de, gözden uzak olan, gönülden de ırak olur deyimini hatırladım. Bu deyim, zaten gönüle hiç yakınlaşmamış birisi için söylenmiş olmalı. Aksi halde bizim de böyle olmamız gerekmiyor muydu?

30 Ağustos oldu saatler. Ne tarih ama. Hele 10 Kasım! İnsanın hayatında öyle tarihler var ki, kimisi tarihe karışırken, kimisi için ise doğduğu tarihten çok daha fazla anlam ifade ediyor. Belki o gün doğduğunu, yaşamaya başladığını hissediyor. Hayat kırkından sonra değil, farkından sonra başlar misali…

Bayram yaklaşıyor yine. Babamı kaybettiğimden beri, sevmiyorum bayramları. Sevemiyorum. Deliye hergün bayram demişler. Ben de akıllı sayılmam pek. İyi de, bu bayram konusuna niye geldim şimdi? Her şeyde hatıran olunca, bu soruyu kendime sormam da anlamsız. “Takvimler bugünü bayram yazıyor” şiirini hatırladın mı? Sabahın 5'inde. Bu bayram da öyle olur mu dersin? Olsun! Yine öyle efkarlı bir tepeden, bacası tüten evlerin dumanıyla selamlar gönder. Gönder ki, yalnızlığımız daha da bir vursun hayatın yüzüne. Belki utanır, belki yüzü kızarır da, "ne haliniz varsa gülün" der. 

Ve eski bir pikapta o şarkıyı el ele dinler miyiz bir gün?
Elbet bir gün buluşacağız...

Ben ki, sana en kızdığım zamanlarda bile sadece “aşk olsun” demiş kadınım…

Susuyorum


Biliyordum, biliyordum, biliyordum... Bugün öğleden beri dilimde olan tek kelime buydu. Biliyordum… Gitmemiştin işte! Ben sana git demiştim, sen de güya gitmiştin. Can Yücel'in dizelerini hatırladım şimdi. "Hiç böyle gitmemiştim. Kalarak." Nasıl da yakıştı bu dizeler. "Sesimi tanımadın" dedin. Sen benim şaşkınlığımı, sevincimi tanıyabildin mi? Seni yüreğimin en ücra köşelerine atmaya çabaladığım bir sırada, "gitmedim, gidemedim işte buradayım" demen! Tam da alışmaya başlamışken...

Yokluğunda ne mi yaptım? Yokluğundan gözümü açamadım ki. Vakit geçsin diye ne kadar çok uyudum bilsen. Zaman hiç işlemiyor duygu dünyasında. Bilirsin işte. Kimseyi düşünemedim senden başka. Aklım düşün dedikçe, kalbim sıkıştı hep. Murathan Mungan'ın dizelerini hatırladım şimdi de. "Yaralarına başka bedenler basarsan, mikrop kaparsın." Bu dizeler de bana çok yakıştı bak...



Davul çalıyor şu anda. Sahurdasındır muhtemelen. Geçen ramazanı hatırladın mı? Yoksa daha önceki ramazan mıydı? Evet evet, daha önceki ramazandı. Hani iftar yapacaktık seninle. Ben oruç tutmadığım için birlikte iftar yapacağız diye, "herkes Allah için tutar, ben senin için tutacağım o gün orucu" demiştim. "Tövbe" deyip gülmüştün, gülmüştük. Kısmet olmadı ne yapalım. Anneannem (nur içinde yatsın) derdi ki; "kısmette yoksa dayak bile yemezmiş insan." Bu tokat değil de ne peki? Hayat da pek ala dövebiliyormuş işte. Öyle de, böyle de yaşıyoruz yine tüm bu sızılarla. Sen derdin ya hani, (babaannen öyle dermiş. O da nur içinde yatsın) "sen olsan da olmasan da, kış kışlığını puşt puştluğunu yapacak." Ne kadar doğru bir söz! Bak, kış yaklaşıyor yine.  Puştlar mı?  Onlar, sen varken de vardı... Söyleyecek o kadar çok sözüm var ki! Sana susuyorum işte…

Eğer insanın dili lalsa, bil ki yüreği avaz avazdır…

tUzak


Neden hep tuzağa düşürürüz en yakınımızdakini? Yakın olamamaktan yakınırken, neden tuzaklara düşeriz bile bile! Nedendir bu tuzak sevdamız?

Eften püften kederlenip içimize sindiremediğimiz hayatımızı, kül tablalarına silkelerken gözümüzün yaşına bile bakmayız. Başımızın dik olduğunu göstermek için her söze, her göz göze geldiğimize dikleniriz. Bu yüzden de, biraz sert esen bir rüzgar bizi en kırılmaz sandığımız yerden kırar.

Kaçarız! Sesten, kalabalıktan, şehirden, her şeyden... Başkalarıyla aramızdaki mesafeyi ölçeriz daima. Peki, kendimize ne kadar yakınız acaba? Başbaşa kaldığımız an, kendimizden de kaçmanın planlarını yaparız hemen. Sessiz, kimsesiz bahçeler, çiçekten yüzleri olan insanlar düşleriz. Sevda korkusundan uzak, sevda kokusuna yakın. Bir harf, nasıl oluyor da bu kadar anlamını değiştirebiliyor hayatın? Kim değiştiriyor bunu? Ben/sen/o. Değiştirebiliyorsan, değişebiliyorsun demektir.

Ben çok değiştim. Daha da sessizleştim eskiye nazaran. Kendimi, her yaraladığımda, daha da yüksek çıkıyor şimdi sesim içimde. Duyan yok ki.

Aşığın giysisine bürünmüş birer maşuğuz hepimiz. Bu yüzden de, emanet elbise gibi sırıtıyor üstümüzde aşk. Aşık, maşuğunu ayın ışığında görür. Maşuk ayı arar.

Ayın ışığı bu gece de çok parlak…

Zaman Yolu


Hiç keyfim yok bir kaç gündür. Hani herkes sizi terk eder ya, kendinizi paylaşacağınız kimseniz yoktur ya hani, bilir misiniz bu duyguyu? Bilmeyin! İçimde hep bir gurbetin hüznünü yaşıyorum. Sanki bir sılam varmış da, bir türlü gidemiyormuşum gibi. Zulamda sakladığım bir sıla vardır belki de, kim bilir? Orda bir köy var uzakta şiirini hatırladım. Ben de, gidemesem de, varamasam da? Kim bilir?

Geleceğe yaptığım yolculukların fotoğrafları solmuş. Sanırım, yağmurun altında kaldığı için de ıslanmış hepsi. Zar zor bir kaç fotoğraf kurtarabildim. Şimdi, geçmişin fotoğrafını çekiyor gözlerim sürekli. Onlar, yağmurun da altında kalsalar hep aynılar. Şu fotoğraf mesela... Kaç sene önce çekmiştim bunu? Hatırladım! Bugüne ait bir fotoğraf. O zamanlar da mutsuzdu ama şimdi olduğu kadar değil. Sanki bilmiş de çekmişim işte. Göremediniz mi hala? Şu, boynunda beyaz atkı olan adam. "Karanlığa küfredeceğine bir mum yak denilen günleri geçtik" diye bağırıyor. Ne kadar kederli... Sanki, annesinin elini bıraktığı için kaybolan çocuğun yaşını saklıyor gözlerinde. Öyledir belki de... Kim bilir?

Bir fotoğraf daha... Sanırım zamanda yolculuk gecesi bu gece. Tesadüf müdür acaba? Gökyüzünde samanyolu, yeryüzünde ise zaman yolu! Ha, evet fotoğraf diyorduk. Samanyolu'na daldım. Ben Z ile başlayan bir kelimeyi, S ile yazmayı çok severim. Siz bilmezsiniz de, biri var ki! O kendini biliyor. Hatırlıyor mudur acaba, kim bilir?

Mutlu olmayı bir türlü beceremeyen şu adam!


Bütün duygularını çelik bir kasaya saklamış, anahtarını koyduğu yeri kendi de unutmak istercesine içiyor. Avucunu sıkı sıkıya kapatmış, görüyor musunuz? Ha, o kuş mu? Hep penceresinde durur öyle. Ne içeri girer ne de başka bir yere uçar. Kim bilir?


Ben nerdeyim bu fotoğrafların içinde, görebildiniz mi?

Ben çekenim!...




Sonrası Yok


Birbirine çok uzak iki ülkenin, aynı geceye bakan iki insanı... Masal bu ya, bakışları çarpışır bir gece. Yer gök sarsılır. Ay, güneşe tutunur düşmemek için. Yıldızlar, bir bir kaymaya başlar yan(a)yana… O geceden sonra her gece aynı saatte ve aynı yerde buluşurlar. Gökyüzü, alışmıştır artık onların sevdasına. Hatta onların buluşmasını bekler olur. Bütün yıldızlar, daha bir parlamaya başlarlar onların buluşmasında. Çoğu zaman gizli gizli dinlerler, konuşmalarını. Rüzgar, ağaçların ve kuşların kulaklarına fısıldar konuşmalarını usulca…

- Kimler gelmiş.
- Kimler?
- Biz. (Der adam)
- Nereye gitmek istersiniz?
- Bilmem. (Daha önce, nereye gitmek istediğimi düşündüren biri olmamıştı diye düşünür kadın.) Sen nerdesin?
- Buraya mı gelmek istiyorsun?
- Nasıl bir yerdesin? Anlatsana.
- Anlatırsam, gelmek istemeyebilirsin.
- Bulunduğum yerden daha mı kötü? Sen gel öyleyse.
- Nerede olduğumu sanıyorsun? Şu an.
- Sonrasını, sonra düşünsek?
- Ama ben elimi tutmanı, yalın ayak sularda koşmayı, karlarda yuvarlanmayı istiyorum.
- Bunları yeryüzünde yapamayız!
- Sebep?
- Yerimiz dar! Gitmeliyim.
- Geldiğin zaman gidersin.
- Kendime bakmaktan sıkıldım artık.


Gel zaman git zaman, karşılaşamaz olur gözleri. Gelemez olur adam. Kadın, gecelerce gözleri açık bekler. Ve bir gün adamın gözlerinin açıldığı yerde, kadının gözleri kapanır…




 Canımdın anım oldun. Daha fazla eksilemezsin!..

Bir Yaşıma Daha Girdim


Bir yaşıma daha girdim az önce. Hayattan bir yaş daha aldım. Ömürden mi demeliyim? Hayattan demek, daha anlamlı geldi kulağıma. Ömür deyince, sanki azalıyor hissi veriyor. Oysa hayat deyince, çoğalıyormuş gibi yaşananlar... Hatırlayanlar oldu, sağ olsunlar. Unutmayıp aramayanlar oldu. Onlar da var olsunlar. Şaka gibi geçen seneler, yaşanan onca şey. Ney?

Hüzünle karışık, garip bir mutluluk hissi yaşıyorum şu anda. Oysa bir önceki seneyi hatırlıyorum da, eyvah! yaşlanıyorum paniği yaşamıştım. Yüzümde fazladan bir çizgi görürüm korkusuyla aynaya bakmıyordum. Ne enteresan değil mi? İçimizde, altı/üstü çizilmiş onca suret varken kendi suretimizden korkuyoruz. Şu anda elimde bir ayna var ve ısrarla gözlerimin içine bakıyorum. Ne kadar çok suret gördüm. İşin aslı, benmişim meğer...

Anneannem geldi aklıma. (Nur içinde yatsın.) Çocukken aynaya çok bakardım. Genç bir kızken de devam etti bu durum. Bir gün yine öyle bakarken, kolumdan tuttuğu gibi çekip almıştı aynanın önünden beni. "Bakıp durma öyle, çarpar o ayna maazallah" demişti. Ödümü koparmıştı. Günlerce, aynanın yanına yaklaşamamış, rujumu el yordamıyla sürmüştüm. Şimdi gecenin bu saatinde elimde aynayla görse beni, yaşıma başıma bakmadan azarlardı kesin. Heyhayat...

Elimizde avucumuzda çizgi arıyoruz, uzun mu yaşayacağız? Aşk çizgimiz, nerde hayat çizgimizle kesişiyor? Hayat, avucumuzdan akıp gidiyor haberimiz yok! Aşk ile hayatı birbirinden ayrı düşünmek, hangi akılın işi? Birbirine düşürmek varken... Aradaki ileyi kaldırın!

Dinlediğim her şarkı içime siniyor...

Ha, doğum günüm 23 temmuz ama ben 22 temmuzu seviyorum...

"Sen" dediğin, bir gün "siz" oluyor. Ve tüm kelimelerin "sensiz"likle başlıyor...

Kahve İçmek İstiyorum


Çocukluğumun kanayan dizlerine koysam başımı şimdi. Uzak ülkelere götüren uçağıma binsem. Kıtalar arası mısralar da dolaşsam, eteğimi sürüye sürüye. Okyanusları geçsem, yürüye yürüye. Dönmesem hiç, kendimi bıraktığım yere...

Mutluluğun, iki baş arasında olduğunu söylerdin anne. İki taş arasında dedin de, ben mi yanlış duydum? Ne taş üstünde taş kaldı aramadığım, ne de baş üstünde başı var artık kimsenin. İki yaş arasında, bir başımayım anne...

Doğduğumda da gülümsüyor muydum ben ağlarken? Neden yapıştı kaldı bu maske yüzüme? Ağlamak, erkekler için ayıp sayılırmış. Şimdi erkekler de ağlıyor. Hem neden ağlamasın ki? Duyguların cinsiyeti olur mu? Ben neden gizli ağlıyorum, ayıpmış gibi? Gözlerim dolduğunda suç işlemişim gibi saklanacak yer arıyorum anne!?

sAvunulacak tarafı kalmamış sahte sevgi(li)lerin dünyasında. Kendi dünyamı kurdum ama o da dönmüyor işte. Nasıl dönsün ki? Bir tek benim kuvvetim yetmiyor döndürmeye… Bu dünya dönüyor. Dönüyor da, içinde neler dönüyor bilmiyorum Anne!

"Gül" diyene güldüm. "Yan" diyenin yanından geçtim, göremediler. daYandım, "benim ol" diyenle "benimle ol" diyen aynı kişi olmadığı sürece... "Sen, sen ol" derdin. Benim anne!

Ne değişti o günden bugüne? Kimse, kimsenin elinden kahve içmiyor artık. 40 Gün bile katlanamadığı için mi?

Bir fincan kahve içmek istiyorum anne!

Ben Ağlarken Gülümserim


Ne aşktan ne de sevgiden
Asla hiç kalmadım geri
Bir örneğim sizlere ben
Doğduğum o günden beri

Çok güldüm çok da ağladım
Her dikene gül bağladım
Bir damladan göl sağladım
Doğduğum o günden beri

Delik deşik oldu kalbim
Yağmayla bitti her harbim
Gök kubbede bir garibim
Doğduğum o günden beri

Siz bensiniz, ben sizlerim
Mazide kaldı izlerim
Bir derdim var hep gizlerim
Doğduğum o günden beri

Hatırda yoktur ayarım
Posteki bile sayarım
Bu yüzden kaldım hep yarım
Doğduğum o günden beri

Ne yaşadım ne gördümse
Tutmuşum ne söz verdimse
Anlamadı beni kimse
Doğduğum o günden beri

Kah yağar kah ta eserim
Sevdam oldu tek eserim
Ben ağlarken gülümserim
Doğduğum o günden beri

Neyim Var Benim

Önceki gece, mey hanedeydim. Ortam keyifli olmasına rağmen, ben keyif alamadım desem yalan olmaz. Alkolün de etkisi olmadı keyfimin yerine gelmesi için. Keyif alkolle mi gelir insana, o da ayrı konu. Etrafımda kalabalık arttıkça, kendimi daha da yalnız hissederim hep. O gürültünün, o kalabalığın arasında yapayalnızdım işte yine... Herkes benim gibi miydi?...

Kadeh sayısı arttıkça, kahkahalar da artıyordu masada. Neye gülüyorlardı bu kadar? Ben mi anlayamıyordum esprileri? Umurumda değildi söylenenler zaten. Kulağımı, şarkı söyleyen kadına vermiştim. Garibimi, benden başka ciddiye alan dinleyen de yoktu. Can kulağı ile dinlediğimi, o da fark etti. Masaya yaklaştı!

- İstediğiniz bir şarkı var mı?
- Gerçekten orda mı?
- Gerçekten orda.
- Bilmiyor(d)um.
- Bildiğini söyle o zaman. Öğren bunu da ama mutlaka!

Klavyede duran çocuğa yaklaştı, bir şeyler söyledi. İlk defa duyduğum bir melodi başladı. İçimden sana tutmak geldi o şarkıyı. O gürültü içinde, sözlerini anlamaya çalışıyordum şarkının. Yarım yamalak anlayabildim ama anladığım kadarında bile, seni özlediğimi fark ettim. İçimdeki keyifsizliğin sebebi de böylece ortaya çıkmış oldu. Telefona gitti elim. Seni aramak, sesini duymak istedim. Uyumadığını biliyordum ama vazgeçtim yine de. Bıraktım masaya tekrar. Şarkı devam ettikçe, sen de damla damla birikiyordun gözlerimde. Kadehi her kaldırdığımda, önce masaya vurup sonra içiyordum. Öğrendiğime göre, (doğruysa eğer) o an yanında olmayan biri için vurulurmuş kadeh masaya...

Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen, mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki... Yine içeceksin rakını, balığın yanında. Üstelik, dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de çabası. Hani, ağzınla kuş tutsan, "bu kuşun kanadı, neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karşılaşabilirsin. İki ucu, keskin bıçaktır bu işin…
Nazım Hikmet RAN


O, en başından beri kuşun kara olduğunu biliyor. "Kanadı neden beyaz?" diye sormaz. Çünkü bu kuş, karakuş. O biliyor…

Neyim var benim! Aşık mı oluyorum yoksa bu adama? Seni sevdiğim doğru. Bunu sana da kaç kere söylemiştim zaten ama aşk başka bir şey.
"Şaşırtıyorsun beni. En yakınımdakiler bile, benim canımın sıkkın olduğunu anlayamaz." dedin bana, bir kaç gün önce. Bunu anlamak için aşık olmak mı gerekiyor? Hayır! Aşık değilim. Değilim işte… Neyim var öyleyse!?


İnanmadığın cümleyi kurma. Yıkılırsa altında kalırsın!