Bir Yıl Daha

Bir yılı daha geride bırakırken neleri de geride bıraktığımı düşündüm. Meğer neler kalmıyormuş ki geride, yarına ertelediğim. Sanki borç erteler gibi ertelemişim yaşanılası ne varsa. Vaktinde ödenmesi gereken her şey gecikmiş geciktikçe birikmiş, biriktikçe de ödenmez hale gelmiş...

Hayata başımı ilk uzattığımda, yaşamak için geldiğime dair verdiğim sözü unutmuşum. Unutturmuşlar belki de... Neyin bahanesi bu şimdi? "Unutan unutsun, sana ne onlardan. Sen verdiğin söze sadık kalmayı bilmiyorsan, bu vebali başkalarına yüklemek daha kolayına geliyorsa, unutanların kabahati ne senin yaşayamadığın gitmelerde... Gitseydin, gelen gelirdi gelmeyen kalırdı. Şimdi sen kaldın bak."

Geçen yılın uyandığım ilk sabahını hatırlıyorum. Gökyüzüne bakıp "yeni, yepyeni bir sabah" dediğim günü. Ağaçlar yeniydi, kuşlar yeni. Gözümün alabildiği her şey yeniydi. Gözümün alamadığı en yakınımda duran ben, ben eskimiştim sadece... Aşk zaten eskimiyordu. Cildi tozlanıyor, sayfaları kırışıyor ama eskimiyordu...



Yine öyle uyanacak, yine her şey yepyeni görünecek gözlerime... Ben? Sustuğum bütün kelimeleri, bütün mevsimleri, hangi köşede hangi çekmecede hangi cebimde saklıyorsam çıkarmalıyım artık. Ödemeliyim bu borcu kendime... Bu borç bir karış toprakla ödenmez. Hayat benden alacaklı olmalı.

Ve deftere şunu yazmalı ben giderken;
Yaşadı...

Yüreğime Tutun

Kimsenin uğramadığı şehirlerden,
Yalnızlıkları sırtlanmış geliyorum.
Kurşun geçirmez kalbim,
Bir uçurtmadan yaralanmış.
Gözlerimden anlıyorsun, gözlerimde sakladığımı!
Biliyorum.
Sırtımda, koskoca bir geçmiş,
Geleceği de geçmiş!
Her bir gözyaşım, sarkıt olmuş akmayan.
Her bir acım, kabuğuna sığınmış.
Seslenilmedikçe, dönüp bakmayan.
Bir tek seni görüyorum!
Koskoca bir manşet olmuşsun, gönlüme atılan.
Kalan ömrüme, adını yazdırıyorum sütun sütun.
Sanaymış meğer, bütün yolculuğum.
İşte bu yüzden...
Karanlıklardan geliyorum.
Yüreğime tutun!...

Doğrusu Buydu

"Çağın çok gerisinde kalmışım" diye düşündü kadın. Duydukları hayretler içersinde bırakmıştı çünkü. İlişkiler seks partnerliğine dönüşmüş, sevgili olmaktan çoktan çıkılmıştı. Kendini gözden geçirdi bir an. Hissettiklerini ele almak istedi ama ele avuca sığmıyordu duyguları. Bedenini zorluyordu adeta.



"Ben hala annemin yaşadığı aşkın tarifini kullanıyorum" dedi fısıldar gibi. Kızına da böyle öğretiyordu oğluna da. Bir duygu adamı olup çıkmıştı oğlu. "İyi mi yaptım acaba?" diye düşündü. Yoksa onlar da seks partnerliği mi yapmalıydı; günü birlik ilişkiler yaşayıp, ertesi gün adını bile hatırlayamadığı kişilere. Kesin bir hayır bakışı belirdi gözlerinde. Doğru olanı öğretmişti, bundan emindi.



Babası ve annesi geldi gözünün önüne. Birbirlerine isimleriyle bile hitap etmezlerdi. Saygısızlık addederlerdi çünkü. Toplum içinde ise isimlerinin yanına bey ya da hanım eki koymadan konuşmazlardı. Şimdi bu yaşanan neydi? İnsanlar nasıl gelmişlerdi bu noktaya? Neden? Sevgili olmak bu kadar zor muydu artık? Sevmek, sevilmek anlamını yitirmiş miydi? Beni hiç terk etmeyen aşk, bu insanlara neden uğramıyordu? Sorularına cevap aradı kadın... Bulamadı...


Arkadaşıyla dertleştiği günlerden birinde; "öyle seviyorum ki seks umurumda bile değil, istesin dizinin dibinden ayrılmam. Sekssiz yaşarım ama sevgi siz yaşayamam" demişti. Doğrusu buydu kadının ve değiştiremezlerdi...
Sevdiği adamı düşündü... İyi ki seviyordu... 

 




Osman bey ve Hediye hanıma ithaftır...
 














Elma Şekeri

"Geldiğimde de ilk sözü ben söylerim" demiştin son konuştuğumuzda. Söyledin evet, öyle çok şey söyledin ki hem de... Zaman zaman sağır olmayı diledim, zaman zaman da şükrettim duyuyorum diye...

Gözlerime bakmadın hiç, bakamadın. Ben bakmayı denedim bir kez ama yığılmış onca anlamı taşıyamayacağımı hissedip geri çekildim gözlerinden. Ben kaçtım sen uzaklaştın. İncecik bir ip vardı aramızda sanki ama kopmuyordu. Kelimeler cümleler havada uçuşuyordu. Yakalayabildiklerimi sıkı sıkı bohçalayıp yüreğime koyuyordum usulca. Koskoca dört yılın yanına yerleştiriyordum. "Bir dört yıl daha böyle geçecek belki" diye düşündüm, yüreğim sıkıştı.

Güneş üstüme üstüme geliyordu ısrarla. "Yarına doğmak için nasıl can çekiştiğimi gör" demek istiyordu. O an sana dokunmak istedim, yapamadım. Sen bana çok dokunmuştun oysa. Yutkundum; sana ait ne biliyorsam, neyi bilmiyorsam ama inmiyordu boğazımdan aşağı. Sanki hiç yoktum yanında, sanki tepeden tırnağa bendin. Hangisiydi karar veremedim. İçim cam kırıklarıyla doluyordu, kıpırdayamıyordum. Kıpırdarsam batacak ve kanayan yeri durduramayacaktım. Sen konuşuyordun hala. Gergin bir yaydan çıkan oktu her kelimen ve hedef şaşırmıyordu. Vuruluyordum sessizce.

Güneş üstüme batıyordu inatla. Her şey batmaya başladı o anda. Altını çizerek söylediğin her şeyin, giderken üstü çizilmişti bir kez daha. "Aşk aynı anda yaşanmıyor her iki tarafta. Bitiyor eninde sonunda" dedin. Seninki ne zaman bitti? "Aşk bir elma şekeridir" dedin sonra...

Haklıydın,
aşk bir elma şekeriydi senin dişlediğin, benim ise düşlediğim...






Seks(p)apel

Merhaba dostlar.

Hepimizin anasını ağlatan bir konuda ciddi ciddi dümen  yapmaya gerek yok... Konu ya direkt giriyorum. Hassas bir konu, hassas bir nokta. Amerikalı jinekolog ve sosyolog Dr. Ernest Gratenberg, 1944 yılında kadınların en hassas olduğu bir noktaya temas ederek noktayı koymuş. Ve bu noktaya da Dr'un soyadının baş harfi olan G noktası denilmiş... Sevişmelerde bu noktaya temas edilmeden geçilmesi vahim bir durum...

Cinselliğin tarihçesine göz atayım dedim, karşıma ilk çıkan Çinsellik oldu. Çin'de cinsellik Yuan hanedanıyla gerçekleşmiş. Cinselliğe yatak odası faaliyeti olarak bakılıyormuş, günümüzde bu durum şu an bulunduğunuz mekana kadar indi. O zamanki cinsel fanteziler, resimler ve yazılar sadece saray içinmiş. "Saraylara layık" sözü burdan geliyor olmalı.

Kendimize dönüp bakacak olursak, cinsellik söz konusu olduğunda ya saçımızın orasıyla burasıyla oynamaya başlar, yüzümüzün kızardığını ört bas etmeye uğraşırız ya da kendimizi tutamayıp kıkır kıkır gülmeye başlarız.

Türkçemiz mesela; minibüse biniyoruz "arkadan vermeyen var mı?" diye soruyor şoför. Haydaaa gel de kıkırdama. Ben resmen gülme krizine girmiştim bir anneyle kızın minibüsteki para muhabbetinden. Annesi "benimki bozuk, ben vereyim" diyor. Kızı da "aman anne nasıl olsa bozulacak. Ben veririm" diyor.

"Bozulan Türkçemiz mi kalbimiz mi?" diye sordum kendime. Çoğul konuştum çünkü aynı reaksiyonu ben karşımdaki adamdan ya da kadından da görüyorum. Sevgilimle gittiğim bir yemekte garson şarap dolduruken benim kadehimi farketmeyince, ben "bana da koyun" dedim. O anda garsonun gülmemek için zorlandığı yüzünün ifadesine mi, yoksa sevgilimin bana "ne dedin (ULAN) sen adama?" diyen yüzünün ifadesine mi güleyim, bilemedim. Bu durumda gülmemenin en akılıca seçim olduğuna çabuk karar verdim Allahtan. Şu anda nasıl güldüğümü tahmin ediyosunuz biliyorum.

"Duygusal seks" diye bir şey varmış mesela, duydunuz mu? Vallahi ben ilk kez duydum. Sizlere şu yazıyı yazabilmek için, bilmediğim başka neler var diye bir araştırma yapayım dedim. Yılların bana öğretemediği bir konu hakkında neler öğrendim neler, şu kısa zaman içinde. Hepsini anlatacağım hepsini, merak etmeyin. Öğrendim dediysem, "teorik" arkadaşlar. Siz bir ara pratiğine geçersiniz partnerinizle.

Ne diyordum evet; duygusal seks. Okuyunca şaşırdım, Allahallah dedim, bu iş duygu olmadan nasıl yapılabilinir ki? Ama yapılıyormuş, hem de siz erkekler tarafından. Belli bir yaşa gelince, ebeveynleriniz (ya da aile büyüklerinizin tanıdığı biri) tarafından elinizden tutularak hem de gururla "bak benim oğlum büyüdü" dercesine o malum evlere para karşılığı seks yapmak için götürülen siz erkekler değil misiniz? Duydum dediğini, diyorsun ki "o erkek para karşılığında erkekle yatmıyor. Kadınla yatıyor." Evet de güzel kardeşim ya da beyefendi, sonrasında keyif cigarasını sen tüttrüyorsun. Anladın sen!

Duygusuz olmazzz...

çEvrim Dışı




Konuya nerden gireyim nasıl gireyim inanın bilmiyorum. Haydi girdim diyelim, içinden nasıl çıkacağım hele onu hiç bilmiyorum.

Çağımızın hastalığı msn ve msn dilinden bahsetmek istiyorum bu kez sizlere. Dilimin döndüğünce tabi. Ben bu mereti yeni kullanmaya başladım ama anladım ki önceden bu dili öğrenmem gerekiyormuş.

En çok dikkatimi çeken, kelimelerin kısaltılıp kuşa çevrilmeleri ve her iki lafın arasında “a.k.” demeleriydi.Yazılanlara baktığımda Allah Korusun demeyi gerektirecek bir konu bir durum yok ama demek ki msn dilinin tabiri caizse raconu buydu, ben de kesecektim.

Slm'ler mrb'ler gelmeye başlamıştı ve ben gelen selamları merhabaları “slm a.k. mrb a.k.” diye karşılamaya başlamıştım. Ta ki bir arkadaşım “sen bu nu nasıl yapacaksın?” deyip ve yanında da gülmekten yerlere yatan bir icon gönderene kadar. Neyi nasıl yapacaktım? Yapmam gereken bir şey mi vardı? Bunları düşünürken bir yandan da arka arkaya gelen gülme krizine girmiş iconu anlamaya çalışıyordum. Şu anda o iconlar dan biri durumundasınız biliyorum. A.k. açılımının gerçekte hangi anlama geldiğini öğrendiğimde ben de aynı olmuştum. Ama daha sonra o güne kadar yazıştığım eş, dost, arkadaşlarımı düşündüğümde kendimi çok farklı hissettiğimi söylemeliyim.

O güne kadar beni uyaran biri niye olmamıştı, bunu düşünüyorum hala.
Daha sonraki günlerde gelen her kısaltmalı cümlelerde hinlik aradım hep; kesin bu da öyle bir anlam taşıyordur diye. Ve hatta selam gönderdiğim bir arkadaşım bana “a.s.” dediğinde söylediğim ilk şey “terbiyesizlik yapma” oldu. Daha sonra açılımında hiç de düşündüğüm anlamı taşımadığını öğrendim. Bu sefer de tersi olmuştu; ben kötü bir şey beklerken Aleyküm Selam anlamıyla karşılaşmıştım.

Düştüğüm durum içler acısıydı; her kısaltmadan ürküyordum. Velhasıl benim dilim, bu dile dönmüyordu. Öyleyse ben bu yoldan dönmeliydim. Uzun bir müddet kendimi unutturuncaya kadar sohbetlere girmemeye kararlıydım. Girdiğim nadir zamanlarda ise, bana kısa cümlelerle değil uzun uzun yazın lütfen! Yanlış anlamak ve anlaşılmaktan yoruldum.

Bu dili kim ve ne zaman icat etti, böyle değildi de zaman içinde mutasyona mı uğradı? Evrim mi geçirdi?

Msn'imi kapatmıştım girmiyordum artık ama duydum ki bazı arkadaşlar nicklerine ‘’nerdesin başına bir şey mi geldi a.k. özledik seni’’ yazmışlar.

Gayet iyiyim, sadece çevrim dışıyım hepinizi a.k...

Argo-Not

Selamün hello

Argo'ya tepkili bir kadın olarak böyle bir selamlamayla başladığıma şaşırmayın çünkü konumuz bu.


Kim dir bu Argonot'lar? Kimlerdendir? Nerde yaşarlar ya da yaşamışlar? Soyları nedir? Boyları nedir? Bileniniz var mı?



Benim bildiğim Argonot bir deniz canlısı. Deniz dibinde kayalara tutunarak yaşar ve orijinal bir yöntemle döllenirmiş. Çiftleşme mevsiminde cinsel uzvu bedeninden ayrılır, başka bir kayada yaşayan dişi Argonot'u bulur, döller ve sahibine geri dönermiş. Diğer deniz canlıları gibi yumurtalarını suya rastgele bırakıp, "nasılsa birbirlerini bulurlar" demez, işini bir anlamda sağlama alırmış. Bu deniz hayvanına ve onunla bununla yatıp kalkıp sonra "vallahi haberim yoktu, cinsel organım benden habersiz yapmış" numaralarına yatan erkeklere Argonot denirmiş. Benim bildiğim duyduğum okuduğum başka bir Argonot yok.
Argo üzerine o kadar bilimsel yazılar yazılmış ki, bu konunun ciddiye alınmasına cidden alındım. Meğer ne çok adımız varmış bizim. Duygu Asena "Kadının adı yok" derken bu sözcüklerden haberdar mı değildi acaba, diye düşündüm. Yaşasaydı ve bu konu üzerinde kitap yazsaydı eminim ''Kadının adı çok'' diye bir kitap yazardı.

Neden bu dili kullanıyoruz? Daha mı eğlenceli? Daha mı anlaşılır? Daha mı... Adeta Türkçenin muaDİLi haline gelmiş.



Araştırmacı yazarlar bu dilin "Argonot dili" olduğunu dolayısı ile Argonot'lardan geldiğini söylüyorlar. Reenkarnasyona inansam diyeceğim ki "biz önceki hayatımızda Argonot muyduk yoksa!" Öyle ya hiçbir kursa hiçbir eğitime gerek kalmadan, kolaylıkla öğrenmişiz ve günlük hayatta zorlanmadan kullanabiliyoruz, anlayabiliyoruz ve anlatabiliyoruz. Konulara, meslek gruplarına göre geliştirmişiz üstelik. Anlamını bilmeyenler için sözlük bile yapılmış. Argonot'tan daha Argonot olmuşuz.


"Trene bakar gibi bakma öyle, maval anlatmıyoruz burda" diyecek olsam, kaçınızın hoşuna giderdi? Bunu türkçeye çevirelim; anlamamış gibi bakıyorsun farkındayım ama bir gerçekten bahsediyorum şu anda! Hangisi daha edeb(L)i oldu? Üstelik argonotçasında bir de hakaret ediyor(uz). Başka bir örnek daha vereyim size ama itiraf etmeliyim ne anlama geldiklerini sözlüğe bakarak öğrendim.


- Baba dün gece bir çekmişim sorma (Fazla içmiş)
- Film güzel miydi? (İyi eğlendin mi?)- Gaco olur da güzel olmaz mı oğlum? (Kadın - dost- sevgili - metres). Bir kesmişim bir kesmişim kan kalmadı hatunda (Kadına sürekli bakmış). Bir ara çiçek toplamaya gittim (Tuvalete gitmiş). Döndüm hatun sürekli bakıp bakıp gülüyor, ayar oldum iyi mi? (Sinirlenmiş).
- Damlasaydın masasına (Masasına teklifsiz otursaydın)
- El frenini çekmeyi unutmuşum meğer (Fermuarını kapamayı unutmuş)


Bu diyalog böyle uzayıp gidiyor işte. Ben lafı daha fazla uzatmadan yavaş yavaş uzayayım...


El freninizi çekmeyi unutmayın!...

Anam Avradım Olsun

Hani şu dilimize yer eden, hatta adeta yapışan kelimeler, deyimler vardır ya. Cümle içinde kullanırız ama anlamı nedir, sonu nereye varır, amacına ulaşır mı bilmeden. Bu cümlelerin içinde de genelde analar, bacılar vardır. Neden? Gerçekten merak etmişimdir. Bu kadar aile kavramını önemsemiş, özel bir yere koymuş bizler, ne olur da gözümüzün döndüğü zamanlar ve hatta en mutlu, heyecanlı, keyifli olduğumuz anlarda bile şu cümleyi kurarız: “Anam avradım olsun ki!”

Bir futbol karşılaşmasından tutun da, bir olayın ciddiyetini belirtmek istediğimiz o içten sohbetlerimize kadar indirdiğimiz, vahametini idrakten uzak bir uzanışla içimize sindirdiğimiz bu cümle hayatımızın bir çok alanına kurulmuştur.

Anam avradım olsun” cümlesini bir kadının ağzından duymamışsınızdır. Belki de şaşırttım sizi. Cümle kurmayı bir tarafa bırakın bir de yazı başlığı yapmış bir kadınım. Çünkü artık birilerinin bu konuyu masaya yatırma zamanı geldi ve bunu erkekler yap(a)mayacak. O halde ben yapayım dedim.

Bu söz, erkeğin karşısındaki insana (y)emin olsun diye kurduğu bir cümle. Bu yemini etmeyen erkek hemen hemen hiç yok. Her yerde bu kadar kolay telaffuz edilmesinin sebebi söylendiğinde ya da duyulduğunda kulağa erotik gelmemesi olabilir mi?

Ben bunu söyleyen erkeğe diyorum ki; “madem sağlam sıkı bir yemin edeceksin, anam avradın olsun de”. Bu daha sağlam bir yemin olmaz mı karşı tarafa? Ya da “anan avradım olsun ki” de. Niye ille ensest ilişki! “Anam avradım olsun” diyen erkeklere, “ananızda gözünüz mü var?” dediğimde, “ne biçim konuşuyorsun” cevabıyla karşılaştım genelde.

Yunan mitolojisinde yer alan bir öyküde; Oedipus babasını öldürüyor ve annesiyle evleniyor. Bu tragedyadan ilham alan Freud ortaya bir kuram atıyor, adına da “Oedipus Kompleksi” diyor. Bir Türk şairimiz de bu kuramı bize uyarlıyor, adına da “anam avradım olsun kompleksi” diyor. Bir de şiir yazıyor anam avradım olsun’la biten... Freuda göre aynı hikaye bir kızın başına gelse de bir adı var, “Electra Kompleksi”. İtiraf etmeliyim; ben hiçbir kadının “babam kocam olsun” dediğini duymadım bugüne kadar. Zaten her lafın içinde “ana” gibi kutsal bir kelimenin olmasını inanın anlayamıyorum. Bu erkekleri anlayabilmek halihazırda olanaksızken, bu konuyla birlikte imkansızlaşıyor.

Analarımızı ebelerimiz takip ediyor. “Ebeni... “ diye başlayan cümleleri kuran kitle, kadın ebeler kadar çok olmasa da erkek ebelerin de olduğu gerçeğini hep unutuyorlar.

Belki yazdıklarımı abartılı buldunuz. “Aman sen de, ne var bunda, biz laf olsun diye söylüyoruz, lafın gelişi” vs diyenleriniz olacak. Lafın geldiği yer kadar gittiği yerde önemli! Analarımız artık rahat nefes alsınlar değil mi? Bu lafı duyduğumuzda da bizim sol yanımız acıyor haberiniz ola!

Büyüdüğünde

Yine durgun durgun bakar oldun evrene. Neler düşünüyorsun? Neler geçer içinden?

Neler geçmez ki bebeğim. Verdiklerimle veremediklerimle yaşanmış yılların yorgunluğu, birer kaya parçası olmuşlar yüreğimde. Kaldır at gücün yeterse. Yerinden oynat elin uzanabilirse. Gözümün daldığı yerde ne arar gözlerin? Benim gördüğümü göremezsin, yorma yağmur damlası gözlerini. Erik gözlerini al gözlerimin içinden, göstermem sana ağladığımı. Kimbilir belki büyüdüğünde anlarsın gözlerimde sakladığımı.

Yaşanmış yılların ötesinde uzun bir yol. Dönemecinde, özlem virajlarında gizemli acılar. Dik yamaçların uçurumlara dikilmiş eteklerinde bu yolun, her an düşme korkusuyla ilerliyorum. Sen bebeğim, sakın gelme benim evrenime. Yalnız bırak beni, düşünüyorum.

Bu yağmur selinde anılarımın boy verip yeşerdiğini, özlemlerimin boğazıma kadar yükseldiğini, acılarımın dile gelip çığlık çığlığa seslendiğini bir kez daha seyretmek istiyorum.

Hadi bebeğim yum gözlerini. Yumuk yumuk kirpiklerinle, gölge çek düşüncelerine. Ne bu yağmurları görmeli gözlerin ne de bu gök gürültülerini duymalısın. Biri boğazımda düğümlenmiş boğum boğum, diğerini ise yüreğimde biriktiriyorum. Can bebeğim, pınar gözlü tatlı güzel bebeğim, pembe ruyalara dalsın artık gözlerin seni bekliyorum...




Bekle Beni

Bekle beni geleceğim, tüm geçmişin geçmişini silerek. Elimde martıların ayak izleri, ayağımda sevdanın tozu. Kaldırmışım bütün perdeleri penceremden, sen diye sana diye açmışım kalemin kapılarını, kalemin ucunu. Rüzgarın yönünü çevirmişim bu aşk için "aşk olsun" diye diye...

Bekle beni geleceğim, tüm acıların acısını silerek. Saçlarımda parmaklarının izi, dudağımda dudağının tuzu. Kaldırmışım bütün yasakları defterimden, sen diye sana diye açmışım mührünü yüreğimde ki zarfımın, zaafımın. Melanet hırkasını giymişim bu aşk için "aşk olsun" diye diye...

Bekle beni geleceğim, tüm yalnızlığın yalnızlığını silerek. Göğsümde bir kelebeğin çırpınışı, yüreğimde hasretin erimeyen buzu. Kaldırmışım bütün sığınakları depremlerimden, sen diye sana diye açmışım yarımı, yaramı. Göğe merdiven kurmuşum bu aşk için "aşk olsun" diye diye...

Bekle beni geleceğim, tüm yalanların yalanını silerek. Kalbimde meczupların selamı, gözlerimde fettanlığın son kozu. Kaldırmışım bütün parmaklıkları bedenimden, sen diye sana diye açmışım ahımı, günahımı. Ar ve namus şişesini kırmışım bu aşk için "aşk olsun" diye diye...

Bekle beni...




Vardır Elbet Bir Sebebi


Birbirimizden ayrı geçen her gün, bizi birbirimize daha çok yaklaştırıyor. Bunu hissettim, bu akşam. Yoksa bu kadar duyabilir miyiz kokladığımız güldeki toprağın kokusunu. Farkedebilir miyiz şiirin şairi bir kadeh rakıyla nasıl gammazladığını simsiyah geceye? Hissedebir miyiz bu kadar yorgan döşek sinmiş yalnızlığımızı? Biz, ayrı bir elmanın iki yarısıyız. Kendi yarımıza bile bu kadar benzemeyen. Vardır elbet bir sebebi...

Bizi yoran yaşadıklarımızdan çok yaşayamadıklarımız, yokuş yukarı çıktığımız akşamlarda. Dilimiz sürçmez, lafı dolandırmayız aşktan söz ederken. İster şarap olsun kadehimizdeki, ister yaş üzüm rakısı. Kim ile içtiğimiz değil kime içtiğimiz sarhoş eder bizi...

Sevdadan başka ne yükledik omuzlarımıza? Düşlerimizden başka neye yüklendik bunca zaman? Her gittiğimiz yere hasretimizi de bohçalayıp götürmedik mi valizimizin bir köşesine katlayıp. Dönüşe bilet kesilmeyen istasyonlarda az mı yolcu ettik kendimizden kendimizi. Şimdi adı konmamış mevsimlerde ağırlıyoruz birbirimizi, hiç ağır gelmeden hem de...

Zembereğini vuslata kurmuşuz bir kere yüreğimizin. Bütün çalar saatler vakt-i kerahate ayarlı. Göğsümüzü germesini de biliriz evelAllah, göğüs germesini de...


e-Mektup


Bugün 01 Nisan değil. 04 Temmuzda da değildi, sadece içimdeki o küçük delişmen kız çocuğuna söz dinletememiş hangi masalı anlatsam da avutamamıştım.

Biz oyun oynardık seninle, bis olmadan evvel. Ve o oyun bir erkek çocuğunu getirdi bana. O küçük kız çocuğunu sen de çok iyi tanıyorsun. Komşusunun bahçesinden çaldığı elma, bayram sabahı giydiği cicileriydin sen, o cimcime kızın. O ise yavaş yavaş gözlerinin alıştığı bir karanlık, seyrederken kendini içinde bulduğun Oscarlık filmin jöndamıydı.

O kız çocuğu ile O erkek çocuğu, an geldi bocaladı zamanın hızında. Çünkü hayalleri büyüktü. Kağıttan gemiler taşıyamıyordu onları artık. Büyümek istediler herkese ve her şeye inat... Büyüdüler ama şimdi sığamıyorlar o bahçeye. Gemileri bir türlü demir alamıyor kıyıdan.

Ben, bende ve sende ve de bu evrende ne kadar olduğumu çok iyi biliyorum. Ve bu yolculukta durağın neresi olacağını bilemiyor olmam, yanımda yol arkadaşı olman isteğime engel değil. Bunu da biliyorum... İstediğim de durak(lamak) değil zaten...

Yeniden silbaştan... Öncelikle yol arkadaşlığı adına, yanıtlar mısın yanıtlamaz mısın bilemiyorum içimdeki o muzur kız çocuğunun sana yazdığı bu mektubu ama orada olduğunu bilmek hala beni mutlu ediyor...

Ne demiştim 04 Temmuz 01 Nisan değildi. Bugün de değil. Bugün 06 Temmuz ve o muzur cimcime kız, kalemi ellerime tutuşturup bu mektubu yazdırdı bana... Ve bu eli ister tut ister tutma. Sana uzattım bugün...

Seni seviyorum...

Deli Kız

Bir delinin maceralarını dinlemeye alıştık hep. Peki ya bir gelinin maceralarını dinlediniz mi hiç? Dinlemiş olamazsınız yazılmadı çünkü. Ben yazacağım tabi ki ama bekleyeceksiniz biraz. Maceraları bitmedi henüz. Bitmeye yaklaşıyor, sabrederseniz. Aslında ben de sabırsızlanmıyor değilim öğrenmek için. Kimdir? Nasıl bir hayatın içinde yaşıyor? Ve nasıl sonlandıracak hikayesini?

İnandınız siz de değil mi söylediğime. Başkalarının hikayesini yazmaya ne kadar da meraklıyız, çok da iyi becerirmişiz gibi. Acıyı senin gibi hissetmez ki Ahmet ya da Ayşe, senin gibi içten mi gelir kahkahası yaşadığı bir olay karşısında güldüğünde, senin gibi mi sever birini o, senin gibi mi nefret eder ettiğinde? Ne kadar onun hayatı olabilir ki bizim yazdığımız? Bal gibi de kendimizi koyuyoruz oraya. Kalemi yüreğimize süreriz farkında olmadan. Damıttığımız kendimizdir, haberimiz olmaz.

Herkes kendi hikayesini yazıyor aslında. Acılara gülebilmenin bir yolu bu. İnsan kendi yaşadığı duyguyu başkasında gördüğünde daha mı az duygulanıyor, daha mı az hüzünleniyor. Senin ne yaşadığını ben bilemem, beni dinlerken sen de beni bilemezsin. Ben böyle yap(a)mazdım, ben terkederdim, ben asla bırak(a)mazdım, ben giderdim, ben olsam ben olsam... Sensin zaten...

Ben de pek ala kandırabilirdim sizi bir gelinin maceralarını anlatırken. Yer yer komik, yer yer de hüzünlü. Yerdiniz itiraf edin. Ama yapmadım bunu. "Tu kaka" denirse o ben değilim Ayşe, bunun rahatlığını yaşayacaktım. "Aferin Ayşe'ye" diyenler olduğunda ise gizli gizli böbürlenecektim, en fenası da bu. Yaşama iki yüzle bakacaktım yani, en başta kendime. Hangi yüzle bakacağız bu durumda kendimize?

Beni övecekseniz arkamdan övün ama tükürecekseniz yüzüme, yalnız rüzgarın yönünü iyi tayin edin! Öyle arkamdan söveninizi, yüzüme öveninizi duyarsam ben tükürürüm yüzünüze.

04 Temmuz

Bugün 04 Temmuz, saat gecenin 02'si. Yalnızlığım son sesine kadar haykırıyor. Balkondan bakıyorum. Sokağa atmak istiyorum kendimi ama dışarısı da fazla sessiz, korkuyorum. Bu gürültüye razı oluyorum istemeden.

Bir kağıt, bir kalem tutuşturuyorum ellerime. Senden kalanları ve sana bıraktıklarımı yazıyorum madde madde. Gürültü artmaya başladı, duymamazlığa geliyorum. Bugün 04 Temmuz, saatler yavaş yavaş ilerliyor. Zaman ilerledikçe ben geriye gitmeye başlıyorum. 22 Temmuz'lara gidiyorum, bir gün sonrası doğum günüm. Hep bir gün önceden kutlardın, ya bir şiir ya da nerde olduğumu soran bir cümleyle. Bilmezdin bir gün sonrasının doğum günüm olduğunu. İçine doğuyorum diye düşünürdüm. Daha anlamlı gelirdi. Bu yüzden "22 Temmuz" derdim doğum günümü soranlara. Gürültü git gide yükseliyor. Bugün 04 Temmuz. Senin hangi mevsim aralığında doğduğunu düşünürdüm, bilmezdim. Söylemezdin, sevmezdin çünkü özel günleri. Ben de bu yüzden hergün kutlardım ya bir güzel sözle ya da bir şarkıyla.

"Sen nasıl yakaladın beni" demiştin bir gün. Onca kaçtıklarından yorgun düşmüştün besbelli. Belki de ben hızlı koşup yetişmiştim sana, bana ait olmayan beni yaşamaktan bıktığım için. Unuttuğum ne çok şey varmış meğer hatırlanmayı bekleyen.

Gürütü dayanılmaz olmaya başladı. Bu gün 04 Temmuz. "Son kez yaptığım kutlamayı" kutluyorum bu gün. Borçlu değiliz birbirimize. Sen kendine koşmuş, ben ise kendimi yakalamıştım aslında. Düşlerle de ödeşiriz bir gün nasıl olsa. Çünkü yarı yolda bıraktık hepsini. Veda ederken söylenir yine de hakkını "helal et" diye. Helal et hakkını, sana da helal olsun...

Gürültü çekilmez oldu. Bugün 04 Temmuz. Doğum günüm 23 Temmuz. Gürültüden uyuyamıyorum...


Sonsuza Kadar


Senden öncem yoktu, sen vardın. Şimdi senden sonram var ama sen yoksun. Kaybedeceğim ne kaldı ki gözyaşlarımdan başka.

Yalnız yürüdüğüm bu yolda, düşlerim beni buraya kadar getirebildi ancak. Bıraktığın ayak izlerini takip edemiyorum artık, pes ettim. Bitti(m) nihayet.

Ne inkar edebildiğim ne de itiraf edebildiğim bu aşkın, can çekişirken yüreğime tutunmaya çalışmasını görmeliydin. Görmeliydin yaşaması için kalbimin nasıl can attığını, can vermek uğruna. Ama olmadı. Gözleri açık ve bir hayale gülümseyerek verdi son nefesini. Bir tek ümidin bile başucunda beklememesini vasiyet ederek! Yarım bırakarak bir şarkıyı...

"Mutlu musun?" diye sormayacağım yüreğine. Bir balyoz gibi inecek bu. Biliyorum kimbilir belki de ilk defa ağlayacaksın ya da gözlerinin dolmasıyla kurtaracaksın sadece bu yıkımı. Ama enkazı kaldıramayacaksın. Yanılmayı çok isterdim çünkü istemediğim tek şey senin mutsuzluğundu hep. "Seni bir kum tanesi kadar üzecek her şey, beni kumsal kadar üzer" derdim. O kumsalım ben şimdi...

Bütün düşleri dağıttım. Yağmurlara karışıp gittiler. Kimbilir hangi gecenin koynunda kuruluyorlar şimdi. Bütün şarkıları(mızı) yeni başlayan aşklara hediye ettim, sonsuza kadar söylenmeleri dileği ile.
Yeniden sever mi bu yüreğim böylesine... Yeniden inanır mı, bilmem... Bildiğim tek şey bu yaranın hiç geçmeyeceği.

Orda Bir Köy Var Uzakta

Her şey bir mesajla başladı. Parmaklarımızın ucunda kuruyorduk cümleleri, dilimizin ucuna gelenleri susarak. Kimdik, neden burdaydık, neleri sevmiyorduk en fazla... Kızdığımız şeyler ne kadar da çokmuş meğer... Gülümsemek, gülümsetebilmek ne kadar kıymetliymiş...

Ne yüzümüzün şekli ne de gözlerimizin rengi önemliydi. Ne farkederdi ki gözyaşlarımızın rengi aynı değil miydi?

"Düş peşindeyim, düş peşime" derdim. Hayali bir sandalın sırçadan küreklerine asılıp, nereye gitmek istersek oraya giderdik. Orhan Veli'nin allı pullu gemilerinde, mavi gözlü devin mektuplarını okur, Ahmed Arif'le buluşurduk, akşamın erken indiği yerlerde. Ateşe uçan pervaneler gibi dönerdik sonra. Küreğin biri onda diğeri bende kalırdı ayrılırken.

Her gelişinde "kimler gelmiş" derdi. Gelenler kimlerdi bilirdik, yine de sorardı. "Biz" derdim, biz geldik. Duymak hoşuna giderdi, benim de söylemek. Daha ne çok şey vardı söylenecek. Bu kadarını bile yaşayamazdık belki hayata kalsa. Nihayet yalnızlığıma çelme takan biri olmuştu. Sonunda beni bekleyen, hiç gidemediğim bir yerde de olsa.

Orda bir köy var uzakta
A. Kutsi TECER

O köye hiç gidilmese de, varılmasa da... İyi koru o sırçadan küreği, kırılmasın...

Oltayı Bırakma


Bu günde akşam oldu. Yine sensizliğe uzanacağım bir yatak ve düşlerime gömüleceğim bir yastık beni bekliyor. Sen ne alemdesin kimbilir bu saatlerde? Dur tahmin edeyim; denize karşı bir balık lokantasında ufak ufak demleniyorsun. Muhtemelen eski bir plak dönüyor; İspanyol meyhanesi, belki de agora. Bir yandan da yalnızlığın iskelesinde mucizeye attığın oltayı bekliyorsun.

Nasreddin hocanın göle maya çalmasını anımsadım birden. Evet "ya tutarsa"n. Neden olmasın ki. Hayatta her şey bir mucize değil mi? Sürüngen bir tırtılın, hayranlık uyandıran rengarenk kanatlarıyla muhteşem bir kelebeğe dönüşmesi mesela. Başta sevimsiz gibi görünen bir şeyin sonrasında dönüştüğü şahaneliği kim inkar edebilir.


Tırtılın "dünyanın sonu" dediğine, usta "kelebek" der.
Richard Bach


Bu saatlerde hep böyleyim işte. Yokluğunla yaptığım yolculukların yorgunluk molası belki. Dinleniyor muyum? Hayır. Daha çok yoruluyorum hatta. Olsun şikayetim yok, mutluyum bile.

İstersek; hayat bize her istediğimizi verebilecek güce sahip, ya biz istediğimize sahip çıkabilecek kadar güçlü müyüz? Elde etmek için onca uğraşımızı, onca sebebimizi yok sayıp bahanelerimizden aldığımız destekle kaybetmeye hazırız her zaman. Uğruna ne harcadığımızı, ne kadar harcandığımızı umursamadan bir çırpıda elden çıkartıyoruz. Savunmamızın altına da beylik bir laf karalayıp kapatıyoruz dosyayı. "Kazanmak için kaybetmeyi göze almamız gerek" gibi... Yani bir tarafımız kazanırken, diğer yanımız kaybedecek öyle mi? Bir nevi takas yani. Etme!

Sahip çıkmak sahip olmaktan daha zormuş. Evet diyorsan altına imzanı at, hayır diyorsan oltayı bırak...


Mor Menekşe

Merhaba Menekşe.

Kimse bakmadı mı sana ben yokken? Bir yudum suyun kalmamış toprağında. Gün(e)aydın diye başlayanlar, sadece kendi susuzluklarını giderdiklerinde aydınlandıkları için sana göz ucuyla bile bakmamışlar. Giderken "kendine iyi bak" demem bundandı.

"Beni niye götürmedin giderken?" diye soruyorsun. Ne çok şey bıraktım ben arkamda, bilmezsin. Götürmeye kalksam ben gidebilir miydim sanıyorsun. Sen de bunların arasındaydın işte.

Belki kırgınsın belli etmiyorsun. Eğer böyleysen, seni de kendime benzetmişim demektir. Yaram ne kadar derin olursa, o kadar sığ görünüyorum herkese, her şeye.

Öyle çok şey birikti ki içimde. Kalbim taşınmaz bir yük gibi. Bazen yerinden kaldıramıyorum, bazen de bakmışım mavi bir balonun peşine takılıp gitmiş... Dönüşünü ne sen sor ne ben söyleyeyim. Öyle işte.

Bu eve geldiğin günü hatırlıyor musun? Seninle ilk karşılaşmamızı ilk konuşmamızı? İlk günden sevmiştik birbirimizi. İçtiğimiz su ayrı gitmiyordu. Bir tek sana açıyordum yüreğimi. Kırdıysam da sana anlatıyordum, kırıldıysam da. Sonrasını biliyorsun işte, benim çekip gidişim.

Acıları paylaşıyoruz, mutlulukları, hüzünleri, şarkıları, mevsimleri paylaşıyoruz... Kim, payına ne kadar kalırsa onu alıyor. Payımıza ne düşerse onu almak mıdır paylaşmak yoksa seve seve karşımızdakine vermek midir?

Günlerce susuz kaldın, haftalarca hatta. Oysa ben bardağımdaki suyun yarısından çoğunu sana verirdim. İnsan paylamayı bilmem ama insanca paylaşmayı biliyorum. Ya öyle işte...

Belki bu kez bırakmam seni giderken, gelir misin ?

Akşamüstleri


En çok akşamüstleri düşüyor yokluğun... Gözlerin geliyor aklıma. Orda oracıkta bırakıyorum ipini bütün yasaklarımın. Sabaha benden önce varıyor gidişin.

Gün ahla karışıp gidiyor bir kez daha alaca karanlığa. Sensizliğim, yolunu kaybetmiş bir çocuk gibi ağlamaklı ve ürkek adres soruyor çaldığı her kapıya. "Korkma" diyen ümitlerim birer mum yakmış, geceye küfreden yalnızlığıma inat.

Düşlerim dala takılmış, uçurtma misali çırpınıp duruyor esen ruzgarlarda. İçimdeki çocuğun boyu yetmiyor bu ağaca tırmanmaya ama terk etmiyor da nereye giderse gitsin. Ne kadar büyürse büyüsün, bu ağaca yaslanıyor her zaman.

Yokluğun en çok akşamüstleri sarıyor beni belimden. Hele saçlarıma bir dokunuşu var ki, orda çekiyorum pimini yüreğimdeki bombanın. Varlığının ispatı yok mu yokluğundan başka...






Dümeni Bırak

Bir geminin güvertesinde bekliyorum seni, yaz kış demeden. Hani gelmeyecek olsan çoktan vururdum kendimi kıyıya.

Yaz güneşi de kış güneşi de aynı yakarmış insanı; rüzgardan korunmayı beceremezsen. Ben beceremedim. Bu yüzden yanığım bu kadar, bu yüzden bıraktım dümeni.

Kılavuz yok, kaptan yok. Rota belli ya güneşin doğuşu ya da batışı. Farketmiyor, gelecek olanın sen olduğunu bildikten sonra. Hangi gemiye binersen bin, dalgalar bana getirecek seni. Bu yüzden dümeni bırak.

Hiçbir şey alma yanına gelirken, biriktirdiğimiz onca susmalarımızdan başka neyimiz var ki zaten.

Ne kimse sana benziyor ne de kimse bana. Kalbimize dokunan eli tuttukmu bir kez, bir daha başka eli tutmuyoruz tutamıyoruz. Kandırmayalım boş yere kendimizi.

Güneş her sabah, doğduğuna pişman dikiliyor başımıza. Sanki borçlu bizmişiz gibi. Ve yarının defterine yazdırıyor vaad ettiği doğuşunu, batarken. Ay salına salına gezemiyor düşlerimizin arasında eskisi gibi. Bulutların arkasına saklanıyor çoğu kez.

Mevsimsiz, zamansız mechul bir akşamın ya da günün meşru failleriyiz biz. Kendimize itiraftan bile sakındığımız.

Geride bıraktığımız hiçbir şey yok gibi yürüyoruz, arkamıza bakmadan. Gözümüz arkada kala kala. Oysa geride bıraktıklarımıza gözümüz gibi baktığımız.

Define gömer gibi gömüyoruz kalbimize yaşa(yama)dıklarımızı. Bir martının kanadında, camda süzülen bir yağmur damlasında saklıyoruz açığa çıkaramadığımız ne varsa. Mezara mı götüreceğiz tüm bunları?

İç içektiğimiz, içimize çektiğimiz her nefes; göğsümüzü yelkenli gibi şişirirken nelere göğüs germiyoruz ki.
Dümeni bırak...

Sen Yak

Şu anda saat 00:26

Bir şişe şarap bitmek üzere. Şarap öncesi rakı balık yaptım Küçükyalı'da. Şerefine kaldırdığım kadehlerin sayısını hatırlamıyorum artık, sen hatırlıyor musun? Sarhoş, "sarhoşum" demezmiş. Ben serhoşum.

İkimizde bu kadar anlam yüklüyken, kelimelere anlam yüklemek için didinip durduk. Harflerle boğuştuk, cümleyle savaştık. Satır aralarında, parantez içlerinde saklandık. Kıssadan aldığımız hisselerle büyüttük içimizde olanı.

"Yarı dalgalı olmamalı, ya durulmalı ya da kudurmalı deniz" dedik. Hançeri kınından çıkardık ama şimdi ne kınına geri sokabiliyor ne de köküne kadar saplayabiliyoruz. Yarı dalgalı deniziz ikimizde. Ve hançeri aynı yere batırıp batırıp geri çekiyoruz. Böylesinin daha çok acıttığını bile bile...

Seni daha az beklemek, daha az özlemek mümkün müydü? Belki mümkündü ama YAPAMAZDIM, duygularıma ihanet edemez, düşlerime kıyamazdım. Kıyamadım da... İyi ki dediğim keşkeye dönmemeliydi, dönmedi.

Seni düşünmek nasıl bir şey biliyor musun? Kimi zaman bir pazar sabahı fırından yeni çıkmış bir ekmeğin kokusunu duymak gibi.

Kimi zaman da yağmurlu ve çok soğuk bir hava düşün, sırılsıklam olmuş ve acıkmışsın. Paran yok ve eve yürümek zorundasın. Hava ayaz, donuyorsun. Bir de hızla geçen bir araba seni çamur içinde bırakıyor. Eve geliyorsun. Sıcacık bir duş, sıcak bir çorba ve battaniyenin altında içilen sımsıcak limonlu bir çay gibi.

Aylarca görmediğin sevdiğinin sana sarılışıyla uyanmak gibi. Ölmek üzere olan bir hastanın, görmek istediği kişi için "o öldü" denmesi gibi.

Son arzusu sigara içmek olan bir mahkumun, son dumanı üflerken yanlış karar indirin denmesi gibi. Gibi gibi gibi gibi...

Son arzum sigara içmek...

Ah Kalbim

İçimde bir yolculuğun telaşı başladı. Düşüncelerim oradan oraya koşuşturuyor. Duygularım harıl harıl valiz hazırlamakta. Düşlerim ise bir cumartesi akşamının sökülmüş yerlerini teğellemekle meşgul. Aklım şaşkın bir halde olanları seyrediyor.

Kalbim, kalbim nerde? Yok! Ortalarda görünmüyor. Gitmiş olamaz. O gemiyi hiç bir zaman terketmedi ki, kaç kere battığımız halde. Onuda alıp gitmesinler diye saklandı kesin. Ama nereye? Peki bu gidenler nereye gidiyor, ne kadar uzağa?

Nerdesin, hangi cümlenin arasına saklandın? Yoksa bir satır arasına mı sıkıştın çıkamıyorsun. Çık hadi neredeysen. Onların seni görecek halleri yok. Baksana beni bile görmüyorlar, duymuyorlar. İşte buradasın. Ama yaralısın sen! Kim? Neden? Kime ne yaptın ki sen? Yine içini açtın değil mi? Düşlerimizden söz ettin, duygularımızı açıkladın değil mi. Şimdi anladım neden gitmeye hazırlandıklarını. Suçlusun! Sana kaç kere söyledim; içini açmak yok, düşlerimizden, duygularımızdan bahsetmek yok diye. Herkesi kendin gibi sanma diye. Seni herkes taşıyamaz kaldıramaz diye. Duygular ele geçirilmekten korkar, düşler gerçekleştiğinde düşerler diye. Hep söylemedim mi? Bu yüzden gidiyorlar işte. Beklemekten başka yapacak bir şey yok. Yolun yarısına varmadan geri dönerler nasıl olsa. Bu yükle fazla uzağa gidemezler. Peki ben nasıl pansuman yapacağım şimdi sana düşlerim, duygularım olmadan. Ah tabi haklısın, nasılda unuttum. Yine gözyaşlarımla yıkanacak, anason kokan iyotlu akşamüstleriylede saracağız değil mi.

Yok, bu sefer o kadar basit değil. Aldığın yara bu kez büyük. Bir yardan aşağı yuvarlanmış gibisin. Ne yazık ki sesini duyan da yokluğunu farkeden de hiç olmamış benden başka. Daha öncede olmuyordu ki zaten. Ben seninle yaşamaya mecburum bu yüzden. Hangi deliğe girsen de seni bulurum. Ama ilk kez seni böyle perişan bulduğumu itiraf etmeliyim. Senin ait olduğun yer burası. Koparılıp koparılıp sonra rastgele fırlatıldığın uzaklar değil. Artık iyice anlamışsındır bunu umarım. Kırıklarını bir araya getirmem artık çok zor. Bundan sonra ne yazık ki bu kırıklarla yaşayacaksın. Yaşayacağız demeliyim. Ama dikkat; et bir parçan bile kaybolmasın. Yoksa hiç bir duyguyu bütünüyle yaşayamazsın. Eksik kalır hep bir tarafın ve hiçbir mutluluğu tamamlayamazsın. Mutluluğun, sen güneşe baktığında güneşin de sana baktığını görebilmek olduğunu anlayamazsın. Yine sev ya da sevdiğini sevmeye devam et. Gidenin ardından ağlamak serbest ama takvim tutma. Yalnız, bu kırıklar çok acıtacak unutma!

Hazırım HAYATım

En (u)mutsuz olduğum anda bile ne kadar (u)mutlu olduğumu farkettim. Neydi beni böyle kılan? Kaygılanmak için onca sebebim varken, kayıtsız kalabiliyor ve gülümseyebiliyorum. Yirmili yaşları geride bırakalı yirmi sene oldu. Dil bile söylediğinde zorlanırken, ben nasıl oluyorda zorlanmıyorum.

Polyanna'da değilim, çünkü çok mutsuz ve şikayet ettiğim günlerde oluyor hayatta. Çocuk aklımla da hep kızmışımdır Polyanna'ya, her zaman mutlu yaşadığı için. Hayır kıskandığımdan değil, mutlu bir çocukluk geçirdim ben. İnandırıcı gelmediğinden belki. Belki de insan hep aynı hissetmemeli hayatı diye düşündüğümden olsa gerekti. Şimdi düşündüğüm gibi.

Rutinliği sevmediğimi ilk farkeden ve farketmeme sebep olan değerli insan Aptullah Şahin'di. Yirmili yaşlarımda ilk profesyonel tiyatro hayatına atıldığım tiyatronun (Nokta tiyatrosu) kurucusu ve oyuncusu Aptullah ŞAHİN.



Turne sırasında her akşam, çoğunu yiyemediğim hatta yiyemiyeceğimi de bildiğim halde farklı tercihler yapmam sonucunda bana dönüp; "tekrarlamayı sevmiyorsun bunu sofranda görüyorum" dedi. Bu sözle bana giden yola ilk adımı atmıştım.


Evet, ben tekrarlamayı sevmiyorum hiçbir şeyi. Aynı yerde uzun süre kalamıyorum, aynı koltukta yıllarca oturmadım mesela. Yeninin yerine eskisi bile gelse mutlu ediyor beni, farklılık getirdiği için.


Zaman zaman, kalbimin yerini değiştirmem mümkün olsaydı diye düşünüyorum. Acıdığında hep sol yanımız yerine, arada sırada sağ yanımız acısa nasıl olurdu.


Düşünün, fiziksel darbeyi hep aynı yere alıyorsunuz. Bir müddet sonra travmanın uyandırdığı refleks sonucu şok! Kalp nasıl dayanıyor dersiniz. Hiçbir şey sürekli yaşanmadığından olabilir mi? Evet acılarla besleniyor, beslendikçe büyüyor, büyüdükçe öğreniyor, öğrendikçe de güçleniyor.


Şu anlar kendimden çok sıkıldığım anlar mesela. Belli ki değiştirmem gereken bir şeyler var. Düşüncelerimden başlayabilirim buna. LOWELL’in sözünü hatırladım; "düşüncelerini değiştirmeyen aptallarla ölülerdir" demiş. Yaşadığımın farkındayım.
En (u)mutsuz olduğum anda bile neden bu kadar (u)mutlu olduğumu anladım. Kendimi hiçbir şeyle takas etmiyorum çünkü.

Her şeyi değiştirebilirim ama duygularımı asla! Çünkü sezgisel anlayışta hisler ve duygular büyük rol oynar. Farkında olursak hayatla oynarız, farkında olmazsak hayatımızla oynarız.

Ben hazırım hayat'ım...

Suç (mu) İşledim



Savruldu gençliğim bir salıncakta
Bir hasrete bir de kedere uçtu
Gönlüm asılı kaldı o sancakta
Ayrılması yasak kavuşmak suçtu.

Razı oldum şiddetine cezanın
Verdiğini aldım her gün ezanın
Çıkmak yoktu dışına bu hizanın
İsyan etmek yasak, sabretmek suçtu.

Çektim gönlümdeki kılıcı kından
Görmeliydi herkes aşkı yakından
Gül sızarken gecenin şakağından
Ağlaması yasak, tebessüm suçtu.

Bu aşkı gönlüme yaradan koydu
Öyle derin kazdı öyle çok oydu
Bir esmer bakıştı bir uzun boydu
Unutması yasak, yad etmek suçtu.

Bütün bu suçları işledim bir bir
İtiraf etmenin tam da yeridir
Bu şiir sevdamın alın teridir
Silinmesi yasak, dökmesi suçtu.
Öyle bir döktüm ki gövde götürdü
Benim diyen pehlivanı yatırdı
Beni büken bilek değil hatırdı
Kırılması yasak, eğilmek suçtu.

Aşk cihat olmuştu yüreğim ordu
Bana ilk pusuyu düşlerle kurdu
Alt ederdi ama bu yaşlı kurdu
Mağlubiyet yasak, kazanmak suçtu.

Sallanmıyor artık salıncak durdu
O kuduran deniz artık duruldu
Seneler yaşlandı zaman yoruldu
Geri dönmek yasak, pişmanlık suçtu.

O sevgili için hep onun için
İçine düşmüştüm heplikten hiçin
Madem ki cehennem burdaydı niçin
Duman olmak yasak, kül olmak suçtu.

Ne tamama erdi ne de son buldu
Ne bir gün yeşerdi ne bir gün soldu
O ümide giden kestirme yoldu
Gidilmesi yasak, dönmesi suçtu.

Şah ve Mat


Bir oyun gibi gör hayatı, yeteneğin ne ise ona göre oyna.

Satranç diyorsan, bu oyunda hile yapamazsın. Hamlelerine dikkat et!

Atlarını, kalelerine saldıranlara sür. Fillerinle geri çevir.

Bir piyon için veziri verirsen, mat olmayı kabullen ve şahı ellerinle sen devir...

Geçer'li Şarkılar

İnsan hayatı; yıllarca binmeyi beklediğimiz o trenin düşlerini kurup, geldiğinde ise "nasıl oldu da kaçırdık" diye hayıflandığımız garip bir istasyon gibi. Gelenleri karşılamak, gidenleri uğurlamakla geçen gözyaşı silsilesi.

Biz bu yolculuğun neresindeyiz? Karşılananların ve uğurlananların arasında bizde yok muyuz? Kimi kime şikayet edeceğiz? Karşıladıklarımız uğurladıklarımızdan daha mı az?

Sevdiğimiz yanımızda değilse, yanımızdakini sevmeyi kabullenişimiz bu yüzden mi? Bu yüzden mi her gelen ve giden de kendimizi arayışımız?

Ben yanımdakini sevemedim hiç bir zaman. Sevdiğim, "sevdim" dediğim uzaklardayken, kendimle kalamadım. Terk ettiğinde kendimde kaldım. Giderken de üzerine basa basa gittim yüreğimin, acıta acıta hem de. Bakışlar taşıdığım gözlerimle, kalpler çizerek buğulu camlara, öyle gittim gittiğimde...

Kimine mektuplar bıraktım adressiz. Okunup okunup yakıldığım... Kimine sonu baştan yazılmış yarım öyküler... Kumdan kaleler bıraktım, sahipsiz kimsesiz. Kurulur kurulmaz yıkıldığım... Zamanlı zamansız "geçer geçer daha öncekiler gibi, bu da geçer"li şarkılar da, yarınlara bırakıldığım.

Yolcu eden de biziz bu istasyonda yolcu edilen de. Uğurlayan da biziz ağırlayan da. Ne kadar ağrımıza gitsede çoğu zaman gelenler, gidenler ve gittiklerimiz. Fazla olsa da kazandıklarımızdan yitirdiklerimiz. Küçücük bir kalpten koskocaman yüreğe dönmek kolay mı? Kolay mı düşlerden geri çevirdiklerimiz?

Benden öteye geç(e)medi attığım hiç bir adım. Değişmedi göz yaşımın düştüğü şarkı. Yaşadıkça, yaş(l)andıkça anlıyorsun arada ki, kendinde ki ve anlamda ki farkı...

Dinle! "Sevda kuşun kanadında ürkütürsen tutamazsın" Hangi kuşların kanadı altına sığındı o sevdalar şimdi? O kuşlar yeniden uçarlar mı üzerimizde, kim bilir ?

Bir tren sesi duyuyorum uzaktan...

Bu Şarkı Doğruymuş

Aylar geçiyor, yıllar geçiyor. Günler geçmiyor sadece. Zaman durdu sanki yokluğunda. Akrep sesini, yelkovansa nefesini dinliyor gün boyu. Yüreğimi sığdıramıyorum hiç bir teselliye. Bütün şiirler mi ağlamaklı olur, bütün şarkılar mı aynı acıyı tazeler hep.

Kelimeler dilimin ucunda saklanmaktan yoruldular artık. Bende yoruldum içimde birikmenden, çoğalmandan.

Naftalin kokan ne kadar acı, sızı, hüzün, ayrılık varsa çıkardım ortaya. Belki seni azaltır düşüncesiyle. Nasıl bilebilirdim ki senin teninin kokusunun daha baskın gelip hepsine sineceğini ve daha da içimden çıkılmaz hale gelebileceğini.

Seni sensiz yaşamak, okyanusun ortasında bir yudum su içememek gibi bir şey. Daha bir çok tarif yapabilirim ama dayanamazsın duyacaklarına, katlanamazsın. Oysa ben yaşıyorum bunları.

Çivi çiviyi sökmüyor. Leman SAM’ın şarkısında ki gibi. Diyor ya hani;
Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe
Sırf sana benziyor diye
Usulca sokulup "merhaba" dedim
Tanıdık bir huzur aradım şaşkın bakışlarında dün
Bildik bir söz bekledim eskiden kalma öylesine
Konuştu bir şeyler söyledi
Beklediğim sözler bunlar değil
Yüzüme baktı gözlerime
Ama senin gibi değil
Anladım ki hiç kimse hiç kimse sen değil...

Anladım ki
,
bu şarkı doğruymuş...

Aylar geçiyor, yıllar geçiyor. Günler geçmiyor sadece. Kimbilir belki bir gün geçecek ve bir gün gelecek(sin)...

Var(mısın)ım

Baharın sonuna yaklaştığım şu günlerde, filizlenen bu duygu da neyin nesi şimdi. Gönlümdeki sevdaların üstüne toprak atalı çok olmuştu oysa.

Bütün hayallerimi ellerimle suya bırakan ben değil miydim? Ben değil miydim düştüğüm düşten kendimi omuzlayarak kaldıran?

Hazırdım köşe başında öpüşmeye. Terk etmeyi, terk edilmeyi umursamadan. Bana "var mısın?" diyen tüm bahislere var-dım. Kumardan kazandığımı kumara yatırabilirdim. Hayatta bir kumardı ve hayattan kazandığımı hayata geri verecektim. Ne kaybedecektim ki.

O zaman gençlik vardı serde, ser-hoştum o zamanlar.

Şimdi aynı ıslığı çalabilir mi dudaklarım? Saçlarımı savura savura yürüyebilir miyim şubatın düğme ilikletmeyen rüzgarına karşı? Üşümeden... Bir çay bahçesinde içilen o heyecanı yeniden yudumlayabilir miyim yutkunmadan?

Yüreğim yarım kalmış aşkların şarkılarını söyledi bunca sene.

Denizin mavisini, gülün kırmızısını yeniden farketmek... Yapabilir miyim tüm bunları yeniden?

Rüzgara karşı elele yürümenin ardından içilen sımsıcak bir çaydan, sırılsıklam bir halde sığındığın ilk saçak altındaki yağmur damlalarının birleştiği o ana kadar. "Var mısın yeniden tüm bunları yaşamaya?" diyorsun.

Ben varım ey aşk...

Gittim

Gittim işte...

Bak, hiç bir yerde yokum artık. Ne ayak sesinde ne de kapıyı çalma ihtimalinde. Bütün parmak izlerimi sildim kahve içtiğimiz fincanlardan.

Odalarda söylediğim şarkıların sesini kıstım. Zaten duymazdın, dinlemezdin de hiç. Hani olur ya tam da ayaklarını uzatmış tv'nin seni kumanda etmesinin keyfini yaşayacakken "yarınlarrr bizim içinnn geç artıkkk" diye gelen sesimi duyacağın tutar.

Dağınıklığı sevmezsin bilirim, dikkatsizsindir de. Bu yüzden topladım her köşedeki kalbimin kırıklarını, mutfaktaki çöp kutusuna boşalttım. Akşam sen verirsin kapıcıya çöp almaya geldiğinde.

Hiçbir şey almadım çıkarken, kendimden başka. Bendeki ne kadar sen varsa hepsini bıraktım. Ararsan, hatalarını biriktirdiğim çekmeceye koydum.

Öyle bulamayacağın yere koydun ki beni, bu yüzden arama boşuna. Oysa ben seni elimle koyduğum yeri öyle iyi biliyorum ki, aramayışım bu yüzden...

Şimdi

Sonsuz bir şimdinin içinde yaşayacaksın hayatı. Dün yok, yarın yok... Geçmişsiz, geleceksiz... Koskoca bir "şimdi". Ne olacaksa şimdi olmalı, ne yaşanacaksa şimdi... Ağlatacaksa şimdi ağlatmalı, güldürecekse şimdi. Gelecekse şimdi gelmeli sana, sen gideceksen de şimdi gitmelisin.

Ertelemek yok dilinin ucuna gelen kelimeleri. Ya şimdi söyleyeceksin ya da hiç. Beklemek yok, bekletmek yok... Zaman(l)a bırakmak yok. Çünkü zaman yok! İnkar edeceksen de bir çırpıda edeceksin bütün inandıklarını. Eğer inanmanın ötesinde biliyorsan inandığına, o zaman tapacaksın. Ama hemen şimdi yapacaksın.

Açacaksan kalbinin kapılarını sonuna kadar açacaksın. Ya alnından vuracaksın sevdayı ya da bir korkak gibi kaçacaksın...

Gemiler

Deniz hayattır, yaşamaktır onlar için. Kimi zaman uzaktan kimi zaman yakından selamlayarak birbirlerini, aynı hayat üzerinde seyr ederler. Seyrederler birbirlerini. Yan yana giderler kimi zaman da, hiç konuşmadan konuşamadan sessizce. Tıpkı insanlar gibi. Maviye dalarlar, kara görünsün istemezler bu yolculukta. İstedikleri varmak değildir çünkü yolculuktur. Fırtınaya yakalanmak isterler. Alabora olma ihtimaline rağmen, batacak olma ihtimaline rağmen, her şeye RAĞMEN isterler.

Hep mavi olmamalı yolculuklar. Kırmızısı da olmalı hayatın sarısı da yeşili de... Hatta simsiyah olmalı bazen. Öyle olmalı ki; güneş doğmaya başladığında kendiside doğuyor sanmalı insan.

Bir dalga vurmalı nerden geldiğini anlayamadan. Bir daha vurmalı, yan yatırmalı seni hayatın tam ortasına. Rotanı şaşırmalı, yoldan çıkmalısın. Hiç bir dümenin kalmamalı seni su yüzüne çıkaracak. S.O.S lerini duymamalı başka gemiler. Bütün hayallerin, hasretlerin, ümitlerin, acıların, sevinçlerin, sevdiklerin, yanlışların, doğruların, hepsi üst üste yığılmalı. En altta kalmalısın.

Bütün can simitlerini vermelisin, yüreğinde tutunduğun hariç. Öncekilerden daha büyük ve daha muhteşem bir dalga daha olmalı inandığın mutlaka. Ve doğrulmalısın. Öyle olmalı ki; kendini deniz sanmalısın.

Iskalamayın

Kaçıncı mevsime giriyoruz, birbirimizden haber(dar)siz. Sene kaçtı hatırlıyor musun? "Kaçan senelerin yanında, senenin kaç olduğunun ne önemi var ki?" dediğini duyar gibiyim. Biz mi ağırdan alıyoruz yoksa zaman mı çok hızlı geçiyor.




Bugün bir yaprak daha koparıyoruz takvimden. Buruk bir tebessüm yerleştirerek dudaklarımızın kenarına, "ne çabuk geçti bu yıl da" diyoruz. Sonra yüreğimizde saklı tuttuğumuz, paslanmış belkilerle dolu ümit kutusuna bir belki daha yerleştiriyoruz pırıl pırıl. Onunda diğerleri gibi paslanacağını bile bile.

Hangi bahaneyi süreceğiz ertelediğimiz gülümsemeye? Hangi mazeretle yeniden aç diyebiliriz solmuş bir güle? Hangi sözcükle telafi edebileceğiz geç kalmanın pişmanlığını?

Bedenimizde emanet gibi duran, sanki ödünç alınmışta verilecek bir elbise gibi eğreti bir mutlulukla hayat diyoruz sonra. "Hayat" deyip geçiyoruz.

Hayat yanımızdan geçip gidiyor oysa.

Birbirimizin yanından geçip gidiyoruz!

Bir yaprak daha kopardım takvimden bu akşam. Bu yıl da ne çabuk geçti.

Kim bilir bir gün belki? Hayat işte...

Hayatta kalmanın (en kestirme) yolu, yüreğindeki yoldur! Hayatı ıskalayanlar bu yolu bilmez... Sen bilirsin.

Kendimi Göze Aldım

Birini görüyorum, daha önce hiç gör(e)mediğim birini. Bir ayağını hayata uzatmış, bir ayağını zamana.

Uzaktan bakıyorum; öylesine devasa öylesine heybetli duruyor. İnsanlar, saatler akıp gidiyor bacaklarının arasından. Kılı kıpırdamıyor taş kesilmiş sanki.

Yaklaşamıyorum, korkuyorum çünkü akıp gitmekten diğerleri gibi.

Sesleniyorum olanca gücüm ve nefesimle ağaçlar eğiliyor, dağlar kımıldıyor yerinden ama o sakin bir gün ortası gibi beklemeye devam ediyor.

Neyi bekliyor ya da kimi? Ben olabilir miyim beklediği? Hayır, ben değilim. Duyardı ben olsaydım, kımıldardı en azından. Biraz daha mı yaklaşsam? Haşmeti ürkütüyor.

Bir karar vermeliyim. Eğer hayat bir seçim yapmaksa katlanılması güç sonuçlara rağmen, seçmeliyim ben de. Niye hayattayım o zaman?

Ben ona gitmek istiyorum ve gideceğim. Kim durdurabilir beni! Nedir göze almam gereken yol mu, o mu, kendim mi?

Yürümeye başlıyorum, yaklaşıyorum gitgide. Eliyle dur işareti yapıyor bana! Neden durmalıyım? Niye diye bağırıyorum? Eliyle sus işareti yapıyor bu kez. Kendimin bile zor duyabildiği bir sesle “niye susmalıyım” diye soruyorum. Duyuyor beni, "sus" diyor sus ve devam ediyor. "Ben tek ayak üstünde duruyorum hayatın üzerinde, görüyorsun. Akıp gidersin sen de, bunlar gibi kaybederim seni. Bu yüzden yaklaşma bana daha fazla."

“Ben göze alabildiysem sen de alabilirsin” diyorum. Kendimi küçümsediğim (bu söz) de, onun daha da devleştiğini farkediyorum birden!

Sen, bir tebessüm için gözden çıkarırsın son damlasına kadar göz yaşını.
Ben, kendimi gözden çıkarırım dayanacak bir omuz bulsam başımı.

Kendimi gözden çıkardığım anları hatırlıyorum.

Ayaklarıma bakıyorum o an nerde durduklarına? Karşısında olduğumu, hayatın tam da üstünde durduğumu farkediyorum. Neden akıp gitmediğimi de...

Artık cezalı bir talebe gibi hayatı tek ayak üstünde geçirmene gerek yok. Eğilip zamanı elime alıyorum ve ellerine tutuşturuyorum. İşte, zaman ellerinde. Diğerleri gibi neden akıp gitmediğimi anlaman için bu zamana ihtiyacın var. Ben biliyorum!...

Yaklaş hadi korkma...

Güneş, kendini göze al abilenin üstünden doğar...