Diye Diye


Ne yollar yürüdüm, dağ taş demedim
Diken kucakladım, bu güldür diye
Aç susuz dolaştım, haram yemedim
Allah'a el açtım, sen doldur diye.


Ne mal mülk edindim, ne servet yaptım
Ne şaha eğildim, ne kula taptım
Ne de bir gün olsun doğrudan saptım
Parayı saymadım, bu puldur diye.


Mazlumu korudum, düşman kazandım
Dert kepçeyle geldi, sanki kazandım
Namert yenemedi, hep ben kazandım
Hayattan kaçmadım, okuldur diye.


"El aman" diyene el kaldırmadım
Doğru söyleyene hiç saldırmadım
Usul bilmeyene saz çaldırmadım
Kürkü sırtlamadım, bu çuldur diye.


Düşenin haline gülüp geçmedim
Şerefsizin şerefine içmedim
Ne güzeller geldi geçti seçmedim
Bekledim, yüzümü sen güldür diye.




 

İç Dimağ


Hayatımdakileri içtimaya dizdim bu gece. Hepsi hazırmış da sanki bunu bekliyormuş gibiydiler. Gecem gündüzüm onlarla yüzleşerek geçti. Ben yüzleştikçe, onlar yüzsüzleşiyorlardı...

Kendimi her yokladığımda, omuzlarında tüfek gibi taşıdıkları ihanet ve mermi gibi kuşandıkları yalanlarla hep hazıroldaydılar. "Neden!"diler. Ve neden hep göz altımdaydılar? Her hesaplaştığımda, daha da cesur dikiliyorlardı karşıma...

Cesaretleri, benim esaretimi güçlendiriyormuş meğer. Bu gece bunu anladım. Ve anladım ki, bulduğum her sebeple onların daha da kalıcı olmasını sağlamışım. "Kal acı ol" der gibi. Oysa en geçerli sebep ben! Kendimi görmezden gelmişim...

Yanlışlığım, yanmışlığım, yanılmışlığım, bulmuşluğum, kaybolmuşluğum. Ne varsa, birer birer hedef oldular bu gece...

Rahat...

Çok an kaybettim!... Ama şimdi kaydediyorum. Bu deveran böyle dönüyor...












Baba Adam

Tandığım en baba adam, babamdı. Karısını bile baba gibi severdi çoğu zaman. Şahane bir sevgili, sadakati tartışılmaz bir kocaydı. Kocamandı. "Her kız çocuğu babasına aşıktır" derler ya, ben de aşıktım ama aşkına aşıktım bu adamın. "Babam gibi adam" olmalı derdim, "baba adam" olmalı. Böyle adamlar baba olmalı...


Çocukken, içinde "şam babası, iskele babası" gibi tabirlerin kullanıldığı cümleler duyardım, bazı çocukların babalarından behsedilirken. Ne anlama geldiğini anneme sorardım. Annem de "baban gibi olmayan babalar" derdi. "Baba, babam gibi değilse nasıl olur?" diye annemi bunalttığım sorularımın ardı arkası kesilmezdi...


Anneler; çocuğunu hatta çocuklarını babasız büyütmek zorunda kalan anneler... Kimselere muhtaç etmemek için dişini tırnağına takıp "babalar gibi" çocuklarına sahip çıkan anneler... Annem! Babaannemi hiç tanımadım, ben doğmadan önce ölmüş ama "baba annem" hala hayatta şükürler olsun...


Büyüdükçe, gördükçe öğreniyor insan neyin ne olduğunu. Her doğurana "anne", her adama da "baba" denilmeyeceğini. Evlat olarak, anne/baba seçme şansımız yok. Ama erkek ya da kadın olarak, çocuğumuzun "anne/baba" diyeceği kişiyi seçme şansımız var. Birbirlerini doğru seçen annem ve babam sayesinde şanslı bir çocuk olarak doğdum ben. Erken kaybettiğim babam, bu gün bile en dertli günümde saçlarımı en erken okşayan adam olmakta hiç gecikmedi...



Sahte Karlar

Vakitsiz akşamlardır göğün göğsüne batan

Hasrettir içindeki boylu boyunca yatan

Vuslatın hayaliyle aşkı önüne katan

Kaderin kapısına ayrılıklar dayandı.


Ne Ferhatın dağları ne de Mecnunun çölü

Ne aşık bülbül kaldı ne de kibirli gülü

Yaşayanlar kalmamış, kalanlarsa hep ölü

Sevdanın kapısına ihanetler dayandı.


Vefa kapısı örtük, nisyanlar çoğalmakta

Beklenen yarınların hepsi dünde kalmakta

Gönülden verilen yok, herkes elden almakta

Muhabbet kapısına menfaatler dayandı.



Hiç biri gizli değil, hepsi ortada ayan

Duyduğunda yıkıldın gel de yaşarken dayan

Gerçek bir yağmur yağsın artık mevsime uyan

Baharın bahçesine sahte karlar dayandı.


Ne bilir ne bilmezim, ne aşık ne de ozan

Hile olan her yerde, benim oyunu bozan

Ne kocaman bir kaya ne de görünmez tozan

Elin kırdığı ne ki, ben ki bana dayandı.


Tanıdık Yabancı

İnsanları tanımak ne kadar zor. Hele bir insanı tanımak, insanları tanımaktan da zor! "O kadar çok insan tanıdım ki" diyenleri o kadar çok gördüm ki. Ben, maalesef aynı şeyi söyleyemiyorum tanıma konusunda. Ben, o kadar çok insan tanımadım ama tanıdıkça yabancılaşan çok gördüm...

Hani, bazı insanlar vardır, bazı insanların başucu kitapları gibidir. Evirir çevirir okuruz her gece. Yazanı bizizdir aslında o başucu insanlarını. İstediğimiz manayı yükler, beğendiğimiz yerin altını çizer, beğenmediğimizin de üstünü çizeriz. Ayracı, bıraktığımız yerde bulamayız hiç bir zaman. Çünkü uykuya daldığımızda, bir başkasının eline geçmiş ve cümlesini değiştirivermiştir usulca...

Bazı yerleri hep atlarız okurken. Ya sıkıcı buluruz ya da düşünmek istemeyiz, gözü kapalı bildiğimizi sandığımız başucu insanını. İşte ayrac tam da orda değişmiştir! Kaldığımız yerden, daha doğrusu kandığımız yerden devam ederiz okumaya. Kandığımız yer, tıkandığımız yerdir aslında. Bu duyguyu bertaraf edebilmenin tek yolu da bir harfle cümlenin yapısını değiştirip, kelimelere yüklenmekten geçer. Tıkanakana okumaya devam ederiz, kendimize yük olduğumuzu fark etmeden...

Bir gün başucumuzdan eksik etmediğimizi, ayakucumuza kendi ellerimizle bırakıveriririz. Şimdi o bizi yazmaya kalksa, ne yazar!? "Ayağa düşmek" değildir bunun anlamı. Ayağına gelmektir ama giden gitmiştir çoktan. Yazık değil mi...

Ölünün başucunda durulmaz. Ölümlünün başucunda durulur...