Muhakeme Salonu


Hayatınız kendi halinde seyr ederken, birden bire yolunuza biri çıkar. Ne yol verir ne de yol alır, öylece durur. Korkuyla karışık şaşkınlıkla, yol vermesini beklersiniz ama vermez. Kendi de gitmez...




O durgunlukta, ne kadar yorgun olduğunuzu fark edersiniz. "Ellerim, ayaklarım, gözlerim ne kadar da yorgunmuş meğer" diye düşünürsünüz. Hatta gülümsemeniz bile...

Tanık mı, sanık mı olduğunuzu bilemediğiniz, bir muhakeme salonunda bulursunuz kendinizi. Bir kalem tutuşturulur elinize, o an siz tutuşursunuz! Bir kalemde yazacak ya da sileceksiniz. Kim bilir belki kıracaksınız! Her şeyin siz olduğu bir muhakemede güçlü ve adil olmak ne zor şey...



Nerden çıktı şimdi bu adam/kadın! "Niye gelip tam da benim karşımda durdu?" diye soracak olursunuz. "Yürünmez hep öyle, bazen susulur" der daha siz sormadan. Bir cevap anahtarı gibi açmaya başlar kalbinizin kilidini. Cevapların değil, soruların yanlış olduğunu öğretir size. İçinize dokunur! Yeniden dokunmaya başlarsınız hayata ya da hayat size dokunmaya başlamıştır...

Bir yanda, dokumacı kuşların kanat çırpışını yaşarken, diğer yanda, butimar kuşunun kanât çırpınışını öğretir size "hayat"ım dediğiniz... 

Susuyorum......

Parmak İzi


Bundan, 3 ya da 5 ay önce bir şarkıya rastlamıştım. O zaman dinlediğimde "bir gün, bu şarkının da hikayesini yazacağım" demiştim. O gün, bu günmüş. Her şarkı, hikayesiyle yazılıyor biliyoruz. Bazı hikayeler de şarkılarını yazıyor. Şarkısını yazacak hikayem olmadı ama hikayesini yazdığım şarkı çok oldu. Önceki yazılarımı okuyanlar bilirler...


Ayrı şehirlerde, aynı gecelerin uykusuz saatlerini birbirinden habersiz yaşayan bu adam ve bu kadın, kendilerine dayatılan her dünyayı dışlamış, sunulanı beğenmedikleri takdirde takdir etmemiş, takdire şâyan bulduklarını da baş tacı etmiş... 
Bu iki maceraperest, sırtladıkları çantalarında bir tutam düş ve mataralarında, acılarını madara edecek bir nebze gülüşle, hayata olan kazıklarının tadını ala ala vermektedirler günün hakkını... 
Hayallerinin tozunu arttırmak yerine, tozunu attıran, bu iki maceracı.  Düşlerine cephane taşıdıkları bir vakitte dokunmuşlardır yaşamlarına. Anlamlara yüklene yüklene cümleler, dünyalar kurmuşlardır.  Meçhul olmayan faildir ikisi de. Çünkü birbirlerinde parmak izi bırakmışlardır... 
Adam, kadının gözlerine imbat ruzgarıyla seslenir her akşam. Ve her akşam, kadın bu sese  konar. Kuşku duymadan, korkmadan, ürkmeden. Bazı an gözlerinden geçtiği bulut,  bazı an da off çekerek yıkıp dağladığı bu kadın, yakarak geçer vakitli vakitsiz, düşlerinin  sokağından...
Sonu olmayan bir hikayeye başladıklarını bilirler. Bu, ayrıca başka bir haz verir ikisine de. Çünkü hayatı, sürpriz gibi yaşamayı severler... Düşünsenize, sonunu bildiğiniz bir kitabı kaç kez okursunuz en fazla ya da filmi kaç kez seyredersiniz, o hayecanı duyabilir misiniz? Bu hikaye, o yüzden büyük bir keyif verir ikisine de. Her sabah, gözlerini yeni bir heyecanla açıp "bu gün neler yaşayacağım acaba?" dedikleri bir hayatın izini sürmeye başlarlar...
Bir şarkı ya da şiiri dolarlar çoğu zaman parmaklarına. Her mısra, yaralı bir kuş gibi girer göğüs kafeslerinden içeri.  'Us'ulca kanarlar, ağlamazlar hiç. Çünkü ağlarlarsa, öleceklerdir. Cânı, gönülden verenler bilirler...
Kâh savaşan kâh sevişen sözcüklerle savuşturdukları yalnızlıkları, gün battıkça batmaya başlar ikisine de. Gece bastırdıkça, sıvışamayacaklarını anladıkları bu özlem, bir kibritte daha da alevlenip, duman eder ikisini!...
Hiç tanımadan, ne garip...


Sonra mı? Bilmiyorum ki...