HıçKırık

Kaç gündür düşünüyorum. Rafine edemediğim duygularımın arasında, boğuldum boğulacağım. "Git" dedikçe, daha çok üzerime gelen öfkem. "Kal" dedikçe, daha çok uzaklaşan sevgim. Bir çift söze ya da bir şarkıya kanmıyorlar artık. Daha da  kanıyorlar pansuman yaptıkça. "İdam mahkumlarına bile af çıkıyor, affetmek zor bir şey olmamalı" diyorum ama ı-ıh... Bende ki ben, Nuh'u tanıyor sadece.

Sevaplarımı da, günahlarımı da biliyorum. Defterim var ve kendi ellerimle yazıyorum, elim hiç titremeden hem de. Vicdan terazisinin, hile ayarı yok! Ne koyarsan onu tartıyor.

Uzağa değil usta, öteye hep öteye gitti. Yalnızlığı ondandır.
                                                                  Özdemir Asaf

Kendimi ne kadar  çok ötelemişim meğer. Ne kadar uzaklara gidersem gideyim, bakışlarım benden daha uzaklara gitmiş hep. En çok kendime kırılmış, kendime küsmüşüm. "Sen hala akıllanmadın kızım" diyenlere, gülmüşüm bir de en çok. Akıllanmak, sana davranıldığı gibi davranmak mıdır? Kazık atana kazık atmak, aldatanı aldatmak, ihanet edene hain olmak mıdır? Farkım nerde o zaman!?

Kusursuz değilim elbette, haşa! İnsanım. Saymaya kalksam, kusuratlarımı defterler almaz. Sadece şu kadarını bilmeniz yeterli; affedememek ve unutamamak! Kırılan herhangi bir eşya, tamir olduğunda nasıl eskisi gibi olamıyorsa, kırık kalpler de öyle. İnsan, en çok sevdiğine kırılmaz mı? İşte bu yüzden...

İçimdeki çocuk, düştü! Dizeleri kanıyor yine...

Nasılsın

Fena kırılmıştım! Arka arkaya iki kadeh viski içtim. İki kadeh de önceden içmiştim, oldu dört kadeh. Viskiyi de hiç sevmem bu arada. Neyse, sarhoş olamıyordum yine de. Kırıklarımı bir araya toplamalıydım acilen! Bir parçası bile kaybolursa, yaşadığım sürece bu eksikliği hissetmek zorunda kalırım yoksa! Kendimi tanıyorum…

Mektup, evet mektup yazmalıydım. En iyi yoldu bu. Sözlü anlatımda hiç iyi değilimdir ama iş yazıya gelince kalemi kılıca çevirmekte hiç fena olmadığımı biliyorum. (Okul yllarında da böyleydim. Kümeler oluştururduk ve ben yazıcı olurdum.) Bu yüzden, S. Fobes’in "Kağıda dokunan kalem, kibritten daha çok yangın çıkarır" sözünü başlık olarak kullanırım çoğu zaman. Ateşe vermeliydim ben de…

Etrafında, ya yattığın ya da yatmayı düşündüğün kadınlar var. Nasıl olur da (hele bu zamanda) sevgilim olmayı reddedebilir bir kadın? (Çok özellikleri olan bir adamsın. İnkar etmek, günaha eş değer.) Sen değil miydin? "Bir dostum var diyorsan şanslısın." Dost, neyine lazım? Sana ne kadın. "Sana ne’yim?" Dost’um! Olmaya çalışıyorum en azından, sen fark etmesen de. (Ki etmemen mümkün değil.) Haklısın, bu dost yaklaşıma alışkın olmaman seni afallattı. Bir kadından, alışkın olmadığın bir yaklaşım bu. Hep söyledim, söylemeye de devam edeceğim; "beni, beden değil neden ilgilendiriyor." İster dağ başında çoban, ister xxx ülkesinin kralı... Nerde yaşadığı değil, ne yaşadığı ilgilendiriyor!

İşte bu e-mektupla sersemlemişti! Şaşırmıştı, afallamıştı, ne cevap vereceğini bilememişti. Bir kaç gün, yanıt alamamıştım. Nasıl cevap vereceğini düşünüyordu, iyi biliyorum. Tam 1 hafta sonra yanıt geldi. Bu sorunun cevabını duymaya herkes hazır değildir! Nasılsın?



Dost; "nasılsın?" dedikten sonra cevabı bekleyendir...


Yürüyenler Bilirler

Sırattan bir farkı yok, yürüyenler bilirler
Ayrılık hiç kimseye iltimas geçmemiştir
İster padişah olsun, ister yaylada çoban
Kimse sevdiği kadar, asla sevilmemiştir...


 










İster ulema olsun, isterse kara cahil
Aşka düşenin günü kedersiz geçmemiştir
Buna nice krallar, soytarılar da dahil
Kimse sevdiği kadar, asla sevilmemiştir... 

Mızıka

Başka bir konuya hazırlamıştım kendimi. Fakat az önce bir blogda okuduğum yazı, aklımda olan bütün cümlelerin cümlesini devirdi attı. Mızıka. Evet, doğru duydunuz mızıka dedim. Çoğunuz bilirsiniz bu üflemeli aleti. Bir çoğunuz için, sıradan gelecektir kuşkusuz. Birçok şeyin, bana sıradan geldiği gibi...

Bir dakika! Gözlerimi silmeliyim önce, harfleri göremiyorum.
Evet, devam edebilirim şimdi. Nerde kalmıştım diye sormayacağım. Bu öyle sıradan bir konu değil. Nerde kaldığımı, nerde kalamadığımı hep hatırlarım ben zaten. Bu yüzden de sorduğum çok nadirdir. Babalar, kızlarına genelde ya bebek alırlar ya da kız çocuğunun oynayabileceği oyuncak neyse ondan işte. Babam bana ya topaç alırdı, ya top. Bizim zamanımızda, şimdi ki gibi öyle çok çeşit de yoktu...

Bir gün elinde bir kutuyla geldi. Öyle janjanlı, cicili bicili bir kutu değildi. Bu yüzden de çok heyecanlanmamıştım. Burda parantez açmak istiyorum. (Vitrin ne kadar önemli, öyle değil mi? Ne kadar büyürsek büyüyelim, gösterişli paketlerde ki hediyelere takılır gözümüz hala.) Neyse, babam "senin bu. Aç bakalım beğenecek misin dedi?" Mızıka! Çok beğenmiştim hem de. Hemen üflemeye başladım. Annem söylenmeye başladı babama; "kafamı şişirecek bütün gün. Alacak başka şey mi yoktu" diye. "Şişirmez benim kızım" dedi babam. Parmak kızım diye severdi beni, ufak tefek olduğum için. O ufak tefekliğim, bugün bana avantaj sağlıyor; yaş konusunda. Gülümsediğimi söylememe gerek yok burda...

Ağzımdan hiç düşürmüyordum mızıkamı. Ağzımdan düşse, dilimden düşmüyordu. Duymayan arkadaşım kalmamıştı mızıkam olduğunu. Bir gün elimden düşürdüm! İki dişi kırıldı. Sanki kırılan benim dişimdi. Babama hiç söylemedim düşürdüğümü. Yanımdan hiç ayırmazdım, okulda bile. Bizim zamanımızda sokağa çıkmak vardı. Sokaktan içeri girmezdik nerdeyse, okul haricinde. Şimdi çocuklar, park bulabilirse ne ala. Konserve kutusu gibi sıkışmış binaların arasında, kafese kapatılmış kuşlar gibi hepsi. Benden büyük erkek çocuklarla (abi derdik biz) futbol oynamayı çok severdim. Öyle zamanlar da bile cebimde taşırdım mızıkamı. O günlerden birinde olmuştu, ikinci düşürüşüm de. Bir dişi daha kırılmıştı! Ben de kırılıyordum farkında olmadan ama şimdiki kırılmalar gibi değil. Bugün hala nerde top oynayan çocuklar görsem, aralarına dalıyorum yaşıma başıma aldırmadan. Yaşımı başımda taşımadım ki hiç bir zaman zaten. Yaş, yüreğimde...

Hayata baktığımda iki şey var; geçmişgeçmemiş...

Hayatdan Gelenler

Kimi gün bir böcek, kimi gün, bir çiçek gibi soludum hayatı. Kuş olup uçtuğum da oldu ama kuş bakışı bakmadım kimseye! Ne yağmurdan kaçtım, ne de doluya tutuldum. Gün oldu zamansız soldum, gün geldi vaktinden erken açtım. Güneşte donduğum, karda yandığım günleri de bilirim. Kelebek olmamak için, koza da saklandığım yılları hiç sormayın! Ya yerden biterdim, ya da gökten zembille inerdim hayata. Kimim kimsem yoktu, acımı paylaşacak. Belki de vardı, ben paylaşmayı beceremedim kim bilir? Başkasının acısını pek güzel paylaşırım, iyiyimdir hatta bu hususta.

Biriktirmeyi severim. Bu yüzden de infilak ettiğim çok olmuştur. O anda yanımdaysanız kaçın! Çünkü en ufak parçam bile ağır tahribat yaratır ve geçmeyen iz bırakır. Hayattan korktuğum hiç olmamıştır benim. Ölmekten de korkmam. Korktuğu başına çabuk gelirmiş insanın, işte bundan korkarım. Yaşarken ölmekten o kadar korkuyorum ki, bu yüzden midir olmama sebep olan bu ölümler? Olmak, ölmekten daha zordur bilir misiniz? Olanlar bilirler! Ben, daha yolun çok başındayım ama buna rağmen verdiği sancı, ızdırap öyle dayanılmaz ki! Düşünsenize, sizi bir kaşık suda boğacak birinin iyiliği için Allah'a dua etmek nasıl bir şeydir? Sizi seven birine dürüst olmak adına, "seni sevmiyorum" diyebilmenin sancısı? Ya da tam tersi; sevmeyen birini sevebilmek durumu!? İnandığıma güvenip, güvendiğime inanarak yaşıyor olmam, bu yolda ki gözü kararlığım, beni bile ürkütmüştür zaman zaman. Karşımdaki nasıl ürkmesin!?

Hayatım boyunca, parayla pulla hiç işim olmadı mesela ama paranın benimle olan işi hiç bitmedi. Eli hep cebimdeydi. Şikayet de etmiyorum tabii ki. Bilakis memnunum elbet bu durumdan. Eli cebimdeydi dediysem, ıkta kalmayacak kadar şükür. Para sayanla da işim olmadı, adam sayıyorsa ne ala! Benim için, dünyanın en zengin adamı, gönlü zengin ve duygu adamıdır! Anlayan anladı ne demek istedğimi. Hayatdan gelenlerim, huyuma suyuma gitmekle kalmadı, kanıma işledi!

1 Kadın ve 1 Ürkek


Günlerden bir gün, güneş vaktinden erken batmış adamın gözüne. Hikaye bu ya, heryeri karanlık görmeye başlamış adam. Sabah, olmak bilmiyormuş bir türlü. Bütün perdeleri açıyor, bütün ışıkları yakıyormuş ama nafile, karanlık yine karanlık.

Mevsimler birbirini kovalamış böyle. Gel zaman git zaman olmuş, hayatı. Zamanla alışmış gözleri bu karanlığa. Önceden el yordamıyla bulabildiği her şeyi, seçebiliyormuş artık gözleri. Hoşlanmaya bile başlamış bu durumdan...

"Zamanla bırakırım" dediği ne varsa, zamana bırakmış ama zaman bırakmamış. Öğün gibi ısıtıp ısıtıp sürmüş önüne. Lokmalar büyüye büyüye geçmiş boğazından. Kendini ezbere yalayıp yutmuş bu adam, yutturamamış kendine yalanını. Kendi türkülerini söylemiş, kendi kağıdını kendi yakmış, kalemin dilinin ucunda bırakmış hevesini... Kimse dinlememiş annesinden başka, uyurken aldığı nefesini. Bilmiş de uzaklaşmış kem gözden. Kimsenin uğramadığı bahçelerde oynamış oyunlarını bu yüzden...

Bir gün, biri karşılamış onu bu bahçede. Kalakalmış öylece. Nerden bilebilir ki bu bahçeyi bu kadın? Kadın gülümseyerek yaklaşmış ona, ''gel haydi" diyerek elini uzatmış. "Sen nerden biliyorsun bu bahçeyi?" diye sormuş kadına. "Benim de sığ(ın)dığım tek yer burası" diye cevap vermiş kadın. Uzatmamış elini adam. Yalan mı yalın mı anlayamadığı bu bakışlardan, ürkmüş!

Uzun bir süre görememiş, o kadını bir daha o bahçede. Yine gitmiş bir gün. O da ne? Ağaçtaki aşiyanın kapısına iliştirilmiş bir not bulmuş. Etrafında o kadar gürültü var ki! Benim sessizliğimden ürktün...

Hikaye bu ya, o gün bugündür yüreği aşiyan olmuş; aşina olduğu tanıdık yabancıya...

Tuş

Biliyorum kalbinden geçenleri, aklından geçenleri. Hatta başından geçenleri de... Bu yüzden korkuyorsun yeniden sevmekten, aşık olmaktan.

Uzaktan sevmelere alıştırmışsın yüreğini. Yakınlıktan yakınır olmuş gözlerin. "Gel" dediğin de gelenleri, "git" dediğinde gidenleri görmeye alışmış bedenin. Kalmamış sonrasını düşünmeye nedenin! Sonra biri çıkmış yoluna. "Gel" demişsin gelmemiş ama "git" desen gidecek. "Olduğun yerde kal" demiş sana, geri adımlar atmaya başlamışsın. Ne gözünü alabiliyorsun, ne de göze alabiliyorsun. Korkuyorsun!

Nedenler çıkmış karşına, ona her baktığında. Bu yüzden alıcı gözüyle bakamamışsın. Almaktan korkmuşsun! Kaçamaklar ustası olmuş kalbin, kaçamamaktan korkmuş çünkü...


Sessize almışsın hayatı. Her alarm verdiğinde, ertele düğmesine basmışsın aşkın. Yine alarm veriyor ama erteleyemiyorsun bir türlü. İnatla çalıyor. Sen hırsla ertele düğmesine basıyorsun ama ertelenmiyor. Eyvah! "Sus kalbim sus" diyorsun ama duymuyor seni. Daha da hızlı çarpıyor sana, sanki bir şeyleri hatırlatmak istercesine. Sanki, kendine dön dercesine...

Telaşla, "gel" dediğine sen gitmek istiyorsun bu kez. Bu yolu daha önce hiç kullanmadığını farkediyorsun! Ayakların gitmiyor, gidemiyorsun! Diğer tuşa basıyorsun, başkası sana geliyor. "Lanet olsun! Beklediğim bu değildi ama hiç şikayet ettiğim de olmamıştı" diyorsun. Hayatta sadece tek bir tuş var! Yerini bilirsen, en korktuğunu dize getirir. Aksi halde hayat seni tuşa getirir...

Ya gözünü alacaksın ya da göze alacaksın!