Aşk Olsun

E-mektubun geldi bugün. Eskiden olduğu gibi. "Eski" diyorum ama hiçbir şey eskimemiş. Öyle olsaydı, kalbim niye çarpsındı? Niye elimin biri buz kesilsindi? Aklıma her geldiğinde, yineleniyorsun. Yenileniyorsun. Zor birini sevmek mi? Birini zor sevmek mi? Hangisi daha zor? İki zoru birden yaşamak hele!...

Yine de, bu duyguyla yaşamak güzel. Acı çekiyorum elbette. Ağladığım da oluyor zaman zaman, gözlerden uzak yerlerde. "Gözden uzak" dedim de, gözden uzak olan, gönülden de ırak olur deyimini hatırladım. Bu deyim, zaten gönüle hiç yakınlaşmamış birisi için söylenmiş olmalı. Aksi halde bizim de böyle olmamız gerekmiyor muydu?

30 Ağustos oldu saatler. Ne tarih ama. Hele 10 Kasım! İnsanın hayatında öyle tarihler var ki, kimisi tarihe karışırken, kimisi için ise doğduğu tarihten çok daha fazla anlam ifade ediyor. Belki o gün doğduğunu, yaşamaya başladığını hissediyor. Hayat kırkından sonra değil, farkından sonra başlar misali…

Bayram yaklaşıyor yine. Babamı kaybettiğimden beri, sevmiyorum bayramları. Sevemiyorum. Deliye hergün bayram demişler. Ben de akıllı sayılmam pek. İyi de, bu bayram konusuna niye geldim şimdi? Her şeyde hatıran olunca, bu soruyu kendime sormam da anlamsız. “Takvimler bugünü bayram yazıyor” şiirini hatırladın mı? Sabahın 5'inde. Bu bayram da öyle olur mu dersin? Olsun! Yine öyle efkarlı bir tepeden, bacası tüten evlerin dumanıyla selamlar gönder. Gönder ki, yalnızlığımız daha da bir vursun hayatın yüzüne. Belki utanır, belki yüzü kızarır da, "ne haliniz varsa gülün" der. 

Ve eski bir pikapta o şarkıyı el ele dinler miyiz bir gün?
Elbet bir gün buluşacağız...

Ben ki, sana en kızdığım zamanlarda bile sadece “aşk olsun” demiş kadınım…

Susuyorum


Biliyordum, biliyordum, biliyordum... Bugün öğleden beri dilimde olan tek kelime buydu. Biliyordum… Gitmemiştin işte! Ben sana git demiştim, sen de güya gitmiştin. Can Yücel'in dizelerini hatırladım şimdi. "Hiç böyle gitmemiştim. Kalarak." Nasıl da yakıştı bu dizeler. "Sesimi tanımadın" dedin. Sen benim şaşkınlığımı, sevincimi tanıyabildin mi? Seni yüreğimin en ücra köşelerine atmaya çabaladığım bir sırada, "gitmedim, gidemedim işte buradayım" demen! Tam da alışmaya başlamışken...

Yokluğunda ne mi yaptım? Yokluğundan gözümü açamadım ki. Vakit geçsin diye ne kadar çok uyudum bilsen. Zaman hiç işlemiyor duygu dünyasında. Bilirsin işte. Kimseyi düşünemedim senden başka. Aklım düşün dedikçe, kalbim sıkıştı hep. Murathan Mungan'ın dizelerini hatırladım şimdi de. "Yaralarına başka bedenler basarsan, mikrop kaparsın." Bu dizeler de bana çok yakıştı bak...



Davul çalıyor şu anda. Sahurdasındır muhtemelen. Geçen ramazanı hatırladın mı? Yoksa daha önceki ramazan mıydı? Evet evet, daha önceki ramazandı. Hani iftar yapacaktık seninle. Ben oruç tutmadığım için birlikte iftar yapacağız diye, "herkes Allah için tutar, ben senin için tutacağım o gün orucu" demiştim. "Tövbe" deyip gülmüştün, gülmüştük. Kısmet olmadı ne yapalım. Anneannem (nur içinde yatsın) derdi ki; "kısmette yoksa dayak bile yemezmiş insan." Bu tokat değil de ne peki? Hayat da pek ala dövebiliyormuş işte. Öyle de, böyle de yaşıyoruz yine tüm bu sızılarla. Sen derdin ya hani, (babaannen öyle dermiş. O da nur içinde yatsın) "sen olsan da olmasan da, kış kışlığını puşt puştluğunu yapacak." Ne kadar doğru bir söz! Bak, kış yaklaşıyor yine.  Puştlar mı?  Onlar, sen varken de vardı... Söyleyecek o kadar çok sözüm var ki! Sana susuyorum işte…

Eğer insanın dili lalsa, bil ki yüreği avaz avazdır…

tUzak


Neden hep tuzağa düşürürüz en yakınımızdakini? Yakın olamamaktan yakınırken, neden tuzaklara düşeriz bile bile! Nedendir bu tuzak sevdamız?

Eften püften kederlenip içimize sindiremediğimiz hayatımızı, kül tablalarına silkelerken gözümüzün yaşına bile bakmayız. Başımızın dik olduğunu göstermek için her söze, her göz göze geldiğimize dikleniriz. Bu yüzden de, biraz sert esen bir rüzgar bizi en kırılmaz sandığımız yerden kırar.

Kaçarız! Sesten, kalabalıktan, şehirden, her şeyden... Başkalarıyla aramızdaki mesafeyi ölçeriz daima. Peki, kendimize ne kadar yakınız acaba? Başbaşa kaldığımız an, kendimizden de kaçmanın planlarını yaparız hemen. Sessiz, kimsesiz bahçeler, çiçekten yüzleri olan insanlar düşleriz. Sevda korkusundan uzak, sevda kokusuna yakın. Bir harf, nasıl oluyor da bu kadar anlamını değiştirebiliyor hayatın? Kim değiştiriyor bunu? Ben/sen/o. Değiştirebiliyorsan, değişebiliyorsun demektir.

Ben çok değiştim. Daha da sessizleştim eskiye nazaran. Kendimi, her yaraladığımda, daha da yüksek çıkıyor şimdi sesim içimde. Duyan yok ki.

Aşığın giysisine bürünmüş birer maşuğuz hepimiz. Bu yüzden de, emanet elbise gibi sırıtıyor üstümüzde aşk. Aşık, maşuğunu ayın ışığında görür. Maşuk ayı arar.

Ayın ışığı bu gece de çok parlak…

Zaman Yolu


Hiç keyfim yok bir kaç gündür. Hani herkes sizi terk eder ya, kendinizi paylaşacağınız kimseniz yoktur ya hani, bilir misiniz bu duyguyu? Bilmeyin! İçimde hep bir gurbetin hüznünü yaşıyorum. Sanki bir sılam varmış da, bir türlü gidemiyormuşum gibi. Zulamda sakladığım bir sıla vardır belki de, kim bilir? Orda bir köy var uzakta şiirini hatırladım. Ben de, gidemesem de, varamasam da? Kim bilir?

Geleceğe yaptığım yolculukların fotoğrafları solmuş. Sanırım, yağmurun altında kaldığı için de ıslanmış hepsi. Zar zor bir kaç fotoğraf kurtarabildim. Şimdi, geçmişin fotoğrafını çekiyor gözlerim sürekli. Onlar, yağmurun da altında kalsalar hep aynılar. Şu fotoğraf mesela... Kaç sene önce çekmiştim bunu? Hatırladım! Bugüne ait bir fotoğraf. O zamanlar da mutsuzdu ama şimdi olduğu kadar değil. Sanki bilmiş de çekmişim işte. Göremediniz mi hala? Şu, boynunda beyaz atkı olan adam. "Karanlığa küfredeceğine bir mum yak denilen günleri geçtik" diye bağırıyor. Ne kadar kederli... Sanki, annesinin elini bıraktığı için kaybolan çocuğun yaşını saklıyor gözlerinde. Öyledir belki de... Kim bilir?

Bir fotoğraf daha... Sanırım zamanda yolculuk gecesi bu gece. Tesadüf müdür acaba? Gökyüzünde samanyolu, yeryüzünde ise zaman yolu! Ha, evet fotoğraf diyorduk. Samanyolu'na daldım. Ben Z ile başlayan bir kelimeyi, S ile yazmayı çok severim. Siz bilmezsiniz de, biri var ki! O kendini biliyor. Hatırlıyor mudur acaba, kim bilir?

Mutlu olmayı bir türlü beceremeyen şu adam!


Bütün duygularını çelik bir kasaya saklamış, anahtarını koyduğu yeri kendi de unutmak istercesine içiyor. Avucunu sıkı sıkıya kapatmış, görüyor musunuz? Ha, o kuş mu? Hep penceresinde durur öyle. Ne içeri girer ne de başka bir yere uçar. Kim bilir?


Ben nerdeyim bu fotoğrafların içinde, görebildiniz mi?

Ben çekenim!...




Sonrası Yok


Birbirine çok uzak iki ülkenin, aynı geceye bakan iki insanı... Masal bu ya, bakışları çarpışır bir gece. Yer gök sarsılır. Ay, güneşe tutunur düşmemek için. Yıldızlar, bir bir kaymaya başlar yan(a)yana… O geceden sonra her gece aynı saatte ve aynı yerde buluşurlar. Gökyüzü, alışmıştır artık onların sevdasına. Hatta onların buluşmasını bekler olur. Bütün yıldızlar, daha bir parlamaya başlarlar onların buluşmasında. Çoğu zaman gizli gizli dinlerler, konuşmalarını. Rüzgar, ağaçların ve kuşların kulaklarına fısıldar konuşmalarını usulca…

- Kimler gelmiş.
- Kimler?
- Biz. (Der adam)
- Nereye gitmek istersiniz?
- Bilmem. (Daha önce, nereye gitmek istediğimi düşündüren biri olmamıştı diye düşünür kadın.) Sen nerdesin?
- Buraya mı gelmek istiyorsun?
- Nasıl bir yerdesin? Anlatsana.
- Anlatırsam, gelmek istemeyebilirsin.
- Bulunduğum yerden daha mı kötü? Sen gel öyleyse.
- Nerede olduğumu sanıyorsun? Şu an.
- Sonrasını, sonra düşünsek?
- Ama ben elimi tutmanı, yalın ayak sularda koşmayı, karlarda yuvarlanmayı istiyorum.
- Bunları yeryüzünde yapamayız!
- Sebep?
- Yerimiz dar! Gitmeliyim.
- Geldiğin zaman gidersin.
- Kendime bakmaktan sıkıldım artık.


Gel zaman git zaman, karşılaşamaz olur gözleri. Gelemez olur adam. Kadın, gecelerce gözleri açık bekler. Ve bir gün adamın gözlerinin açıldığı yerde, kadının gözleri kapanır…




 Canımdın anım oldun. Daha fazla eksilemezsin!..