bÖlüm Sonu

Hikaye bu ya;
bir gün, bir kadınla bir adamın yolu bir istasyonda kesişir. Her ikisi de, kısa bir gezinti yapmak için çıktıkları dünyalarından, nasıl olur da kendilerini burada bulurlar anlayamazlar…
Kadın, daha öncede çıkmıştır oysa… Ve gün batmadan da dönmüştür. Çünkü nedeni, bedeninden hep ağır basmıştır. Ve bu ağırlığı taşıyabilecek gücü olan “adam” la hiç karşılaşmamıştır. Beklediği ya da aradığı biri de olmamıştır ki zaten. Tam tersine istememiştir  üstelik. Elinin tersinin yetmediği durumlarda, yüreğinin tersiyle bertaraf etmiştir yoluna çıkanları taşır mı taşımaz mı diye tartmadan…

Ya şimdi! Dönmek istediğinde, ayakları, geri geri gidiyor, aklı “geri dön” uyarısı yaptıkça, yüreği öyle bir çarpıyor ki… Akla zarar!
Adam da çıkmıştır daha önce ve o da aynı gün, gün batmadan ay çıkmadan dönmüştür. Çünkü cep hanedeki kadın değil, cephanedeki kadındır adamın düşlediği. Gel-gitleri yoktur, dağları denize paraleldir gönül coğrafyasında. Ta ki, “basmayın!” ta”bela”sını görünceye kadar…
Nasıl geldiklerini bilmedikleri istasyondadırlar işte…
Herkes, içinde çıktıkları yolculukları kah şarkılara, kah türkülere yükleyip söylene söylene dolaşmaktadır bu istasyonda. Ta ki, onlar gelinceye kadar... Onca insanın arasında birbirlerini fark etmelerinin farkına çabuk varırlar. Çünkü her göz attıkları yerde, birbirlerine ait sözler karşılar onları. Göz göze gelirsek, göz, göze gelir korkusundan mıdır nedendir, bakmazlar birbirlerinin gözlerine hiç...
Bu iki tanıdık yabancı, bu iki “dediğim dedik” diyen iki inatçı, “dediğim, dediğin olacak” mücadelesi sürdürmeye başlarlar…
İki rakip takımın oyuncuları gibidirler. Lakin, yenildiklerinde mutlu olan garip bir duygu hakim olmuştur birbirlerine karşı. Bilerek pas verip sonrada pes ettirmek için oynamadıkları kelime kalmaz dağarcıklarında... Ve hep, berabere ve gülerek terk ederler sahayı...
Adamın eyvallah yerine evvel Allah tavrına aşık olmuştur kadın, fakat aşkını “senden nefret ediyorum” diyerek püskürtüyordur lav gibi.  “Love püskürtüyorum” demenin  keyfiyle. Keyfinin kısa süreceğini de biliyordur. Çünkü adam her seferinde “an” gibi bir zaman dilimi süresinde lağvediyor ve o güne kadar, kadının ustalıkla kullandığı silahını bu kez tetiği çekerken ellerinin titremesine sebep oluyordur...
Pervası yoktur adamın. "Gereksiz nezaket sahtekarlıktır" sözünü kaftan gibi giymiştir üzerine. Kimseye bu kadar yakıştıramamıştır kadın bu giysiyi. Daha önce gördükleri emanet gibi taşımışlar ve çok çabuk çıkarmışlardır üzerlerinden... Ama bu adam, karşısında  kim olursa olsun çıkartmıyordur...
Kadının, giderek adama olan hayranlığı artmaya, hayranlığı arttıkça beraberinde  kendini ele vermenin hırçınlığı da artmaya başlamıştır. Çünkü kadının coğrafyasında, dağlar denize paralel değildir adamda olduğu gibi... Ve bunu o kadar iyi biliyordur ki adam, elini tutması gereken yerde elini, elinden tutması gereken yerde elinden tutarak, büyük bir hazla kırıyordur kadının kabuğunu...
Kadın, dayanamayıp “tam bir belasın sen" der adama. Bu sözle adamın geri çekileceğini düşünürken, “Allah belanı versin!” dediğini duyar adamın. O an, zaman durur ikisine de. Susarlar...
Çünkü bu, bir duadır!...
Sessizliği ilk bozan "yine" adam olur. "Saat kaç?" diye sorar. "Saat akşam" diye cevap verir kadın. “Birazdan ay doğar" der adam...
Oysa ay daha önce başka sevdalar tarafından tutulmuştur...
Tren sesi! Ve  bölüm sonu... Belki de son bölüm...

Düş Doktoru

Hani zamanda yolculuk yoktu? Bir söz ya da bir resim bir anda seni ışıktan bile daha hızlı atıyor geçmişe...  Tam ortasına hem de...

Düştüğü geçmişin tam ortasına, sunturlu bir küfür sallayası geliyor insanın "geçmişine" diye başlayan... Yok yok, bu gün tam tersine sövmek için değil övmek için söz aldım bir bakıştan. Bakış açımın bakış acıma dönüştüğü durumlarda, bakış aşısı vuran düş doktorum var benim. Dizelerimin kanadığını gördüğü an, elinde bulutlardan bir tutam pamuk ve anason kokan yağmurlarla yanımda bitiveriyor hemen...

Bazı an, isteyerek düşüyorum sırf koşup gelsin diye... Bazı an da o beni düşürüyor pansuman bahanesiyle yanımda olmak için...

Bu gün de öyle oldu... Bir sözle, binbir an geriye yolladı beni. Uzak sandığım geçmişin, aslında ne kadar yakınımda olduğunu fark ettim bu gün. Hatta gelecek bile bu kadar yakın değil geçmişten...

Telaşımı anladığı an hep böyle yapıyor zaten. Bir söz ya da bir hikayeyle zamandan koparıp anıya bağlıyor gözlerimi. Oysa ben "o gelecek" diye telaşlanıp düşüyorum âna. Beni zamandan atarken, sol tarafında  yasakladığı, kimselere anlatmadığı hikayesini anlatıyor bir yandan da, keyfini çıkara çıkara. Kızdığımda ise, "seni zamandan atıyorum, zamana  atmamı mı istersin!?" deyip "o son kadehi" koymadan gidiyor... "Düş"tüm diye üzülmüyorum artık. Çünkü düş doktorum var benim...

Ha, bu gün beni attığı zamandan söz etmeyi unuttum sahi! Tel dolabınızın ne renk olduğunu hatırlayanınız var mı? Benim maviydi....


Zamanda yolculuk yapmayı hayal ederken, zamanında yapılacak yolculukları kaçırma!...