1 İnsan Şakası


Sizi hatırlamak mı? Kimdiniz ki siz? Ne zaman tanıştık sizinle ve nerde? Hay Allah hiç hatırlayamıyorum gerçekten! Şarkılarımız mı vardı? Yok canım daha neler. Millet bir tane şarkıyı zor bulurken, bizim şarkılarımız  var  hem de öyle mi? 

Ay gülerim, hem de çok gülerim! Aylardır şarkı dinlediğim yok ki benim. Ayrıca benim bir tane şarkım var. Onu da yeni edindim daha. Kimseler bilmez o şarkıyı benden başka! 

Sanırım birine benzettiniz siz beni? Oysa ben kimseye benzetemiyorum sizi. Size benzetebileceğim biri olur belki bundan sonra. Kırıcı mı oluyorum? Ne dedim ki? Hatırlayamamak mıdır kırıcı olan, yoksa unutturacak kadar unutmak mıdır? Hatırlayacağımı varsayalım sizi. Şimdiye kadar neredeydiniz?


Yollarınız mı kapalıydı? Hayatın virajını alamayıp, talihsizliğe mi yuvarlandınız? Yoksa hatıra geçidinde vefasızlık mı kesti önünüzü?
 

Düşlerinizdeki çiziklerin, yüreğinizdeki yaranın hasarını telafi etmeye geldiniz demek.  Pişmanlık sigortanız var mı?  Maalesef günü geçmiş!
Üstelik de hiç ödememişsiniz...

Nisan 1



Yaban Gülü

Ben yaban gülüyüm,
Hiç el değmemiş.
Ben karanlıklarda savrulan,
Güneş görmemiş.
Uzatma elini bana,
Koku veremem ben sana.
Eğerim boynumu rüzgara.
Yine de eğilmem sana!
Ben yaban gülüyüm
Sevginin gücüyüm
Soldurma beni!
Bütün gördüğün güller,
Hep bana benzer
Ama ben onlara asla benzemem!
Ben yaban gülüyüm canım
yakalara takılamam.
Buketlere sarılamam
Sayfalar da hiç solamam.
Ben toprağa sarılırım.
Topraksız yaşayamam!

İstiklal Caddesi



Yağmurlar düşüyor bu şehre yine,
Kalmadı be gülüm şu gönlümde hal.
Bir anda her şeyi yok ettiğine,
Bir ben yanıyorum bir de İstiklal.

Burada tutmuştum ilk kez elini.
Şurda dinlemiştik Sarı Gelin'i.
Benzettikçe sana hergün birini.
Bir ben ağlıyorum bir de istiklal.

Bir gün şu karşımda durursun diye,
Omzuma dokunup vurursun diye,
Olur ya sözünde durursun diye,
Bir ben bekliyorum bir de İstiklal.

Zaman Zaman


Saatler, 1 saat ileri alındı. Zaman hala bu kadar gerilerdeyken, kolumdaki ya da duvardaki saat mi beni ileri götürecek? Ben hala aylar öncesinin sabahına uyanıyorum. Ya siz? Bir gece bile, bu geceyi yaşayamadım ben! Ya siz? Takvimlerde ''bugün ne yaşandı'' yazısını karşılaştırdınız mı hiç bugünün tarihiyle? Hangimiz zamAn(ın)da yaşıyoruz her şeyi? Ya erken geliyoruz, ya da geç kalıyoruz! Nerde hızlanıyoruz? Nerde alıyoruz yavaştan? Kimimiz, korkularından gecikiyor hayata, kimimiz ise erken yoruluyor telaştan...

Burnumuzun ucunu göremezken, 1000 kilometre ötesini görmeyi hayal ediyoruz. Sonra da "ah! Neler kaçırdık" diye hayıflanıyoruz. Her sene aynı terane, saatler 1 ileri 1 geri. Zaten gerideyiz, daha çok geriliyorum ben! Gerek yok ki. Saatler bile dalga geçiyor sanki, yerinizde sayıyorsunuz der gibi. Gel zaman git zaman. Zaman zaman. Ah! Bu zaman...

Duygusal bir halle başlamıştım oysa, gerildim işte durduk yerde. Yeni yıl kutlamaları mesela, bir heyecandır sorma! Ya ne oluyoruz? Ne değişiyor? Tamam eğlenelim, içelim, güzelleşelim eyvallah. Hiç itirazım yok. Tam tersine bayılırım hatta. Mesele; o gece içtiğimiz rakı/şarap, oynattığımız dansöz mü değiştirecek kaderimizi? Yeni tarihi atarken,  hala sevgilimiz/eşimiz ile ayrıldığımız tarihi tutuyorken hangi yeni bir güne uyanacağız ki? "Eğlenmek için bahane işte, sende amma dır dır ettin" diyenleriniz olacak. Eğlenmek isteyene, hane de çok bahane de. Ne haliniz varsa görün! Masalara değil, masallara kurulsanıza göreyim sizi! Zamanın (içimize) işlemediği, kimsenin yarını düşlemediği!

Saatler 1 saat ileri alındı. Aldınız ?

Sızıntı

Kalbimde yine bir sızıntı başladı. Defalarca tütün bastım, alkole yatırdım, "bana mısın" demedi. Ne sakızlısı kaldı denemediğim, ne de yaş üzümlüsü. Bu kadar alkole beni yatırsalardı, sanırım kalk(a)mazdım bir daha...

hEy sevgili, bunlar hep senin başının altından çıkıyor bilesin! Beni iflah olmaz bir kalple bırakıp, ''ne halin varsa gör'' der gibi gittin. Gör işte bıraktığın halimi, gör de haline şükret! Sen ne haldesin bilmiyorum. İç güveysinden hallice dediklerinden mi? Halin yok belki de! Benim ise hala görülecek bir halimin olması sevindirici haliyle. Allah'tan halden anlayan dostlarım var!

Unutmak için uğraştıkça, unuttuğum başka şeyler hatırlıyorum üstelik. Gel diyorum gel! Bak, bunu da sen söylerdin, bak bunu ne çok severdin. Bu senin bana okuduğun şiir değil miydi? Bıraktığın beyaz atkı da çabası! Bir kez bile dolamadım boynuma, Tanrı görür de vebalini boynuna yazar diye! Kaç yıldır bir sandık köşesinde büklüm büklüm duruyor. Öyle işte!

Yine seni unutmaya çalıştığım günlerden birinde, arkadaşım yeni açılan bir mağaza için "fiyatları çok uygun! Haydi hemen gidiyoruz" demişti. Lanet olsun! Onunla en son içtiğimiz yer değil miydi burası? "Ne zaman mağaza yaptılar burayı? Bilmek istiyorum" diye, ter ter tepinmiştim o gün. Seni unutmak için neye elimi atsam, unuttuğum başka bir şeyi hatırlatarak katlıyorsun anılarımı. İpe un sermekmiş benimkisi...

Hamile kadınlar gibi hissediyorum kendimi. İçimde taşıdığım bir canlı varmış gibi. Acı olan, hiç doğmayacak ve sürekli içimde büyüyecek bir canlı. Üstelik ne düşük yapabiliyorum,  ne de kürtaj olabiliyorum. 

Biraz efkarlanıp bir şarkı dinlemeye kalksam,  ya  hafızama küt diye bir tekme atıyorsun  ya da fıldır fıldır  başımda dönmeye başlıyorsun. Bir kar tanesinin çığa dönüşmesi gibi, gözlerimden kopardığın gözyaşlarım çığlık çığlığa yuvarlandıkça büyüyor. Çığırından çıkıyorsun! Hem de, en "unuttum işte" diye haykırıp, ümitlerime "geri dönün" çağrısı yaptığım zamanlarda. Sonunda ya beni boğacaksın, ya da ölü doğacaksın!
u
unut
unuttu
unuttum işte...
Kadınlar unutur ama neyi unuttuklarını asla! Unutmazlar... 

Son kez vurdum kadehine. " Şerefine " dedi. " Yara'sın " dedim. Anlamadı ..

MüsteHak

"Hiçbir borcun yok" demiştim sana giderken, hatırlıyor musun? Hakkımızı helal ederek ayrılmıştık, hak etmediğimiz ayrılığın hakkını nasıl ödeyeceğimizi düşünmeden! Gitmiştik... Hatıra defterimize, tarihler attık kocaman kocaman. Bir kaç tane de kurumaya terkettiğimiz çiçek yaprakları... "İşte hepsi bundan ibaret" der gibi...

Bundan ibaret miydi yaşadıklarımız? Yaşayamadıklarımızı, gülle gibi taşırken yüreğimizde. Bu muydu bizden geriye kalanlar? Yaprakları, soldurmayı başarabilmiştik sayfaların arasında. Tarihler ise, tarih olmaya başlamıştı git gide. Günleri geldiğinde kalp unutmuyordu! Biz unutsak bile...

Ne kadar da çabuk eskiyor her şey ve ne kadar hızlı eksiliyor günler. Sende de öyle mi? Şanslı buluyorum yine de kendi mi. Az şey mi yaşadık, az şey mi sığdırdık kısacık zamana? Bize verilen zaman, koskoca pastanın cimri biri tarafından sunulan dilimi gibiydi! İncecik ve parçalanmış... Hayatında ilk kez pasta yiyen, arsız çocuklar gibiydik!

Neden uslandık ki? Usanmamıştık oysa, bayram sabahlarını beklemekten. Komşunun bahçesinden elma çalmaktan, gizli bahçelerde düş(le)mekten. Neden? Her şey eskiyor, eksiliyor da, aşk neden eskimiyor, eksilmiyor! Neden? Suçlu aramıyorum, sen ya da ben. Ne farkeder ki! Yaşanılanlar suç sayılıyorsa? Ben, seni işlemişim! Bana kesilecek ceza müsteHak defterinde yazmıyor henüz...

Bir gün! Tanrı günahlarımı sorduğunda? Şeytan, aczini savunmaya geçecek. Korkma! Adını Tanrı bile bilmeyecek! Yine gel, yine işlerim seni... Başkası işlerse suçlu olursun. Yanarsın. Yapma! Ne olursun... 

O gün, ne kadar uzağa kaçarsan kaç! O kadar yakınında olurum... Unutma! Günler hep geçmişte durur. Seni bulurum! Ve saatler her yerde onikiyi vurur…

Ya Sabır



Ben sabrıma sabrediyorum, sabrım bana sabrediyor. Hangimiz daha önce çatlayacağız bakalım? Ben yine ufak tefek sızıntılarla rahAtlatabiliyorum kalbimi ve gözlerimi. Ben rahatladıkça, boşaldıkça sanki o daha da  doluyor, taşıyor! Taşlaşıyor...

Kızıyor bana çok kızıyor hem de. Kıskanıyor da beni ondan daha sabırlı olduğum için. Beni çatlatmak için ne mümkünse yapıyor! Hiç belli etmiyor, kendisini zorlayanlara karşı yaşadığı isyanı. Senin için biriktiriyorum hepsini diyor. Beni çatlatmak için uğraşıyor! Çatlamayacağım işte, sen çatla!

Bilmiyor ki, ben infilak yaşarım. Ne o kalır ne de ben! Un ufak olur her şey, dağılırız...

Ya Sabır...

Birden Bire

Birden bire gitmişti, birden bire geldi. Gecenin bir yarısı, en olmaz saatte hem de... Bir tırtılın ayak sesi, uçuşan bir kelebeğe dönüşüverdi o anda. Kanatlarında sevda saklayan kuşlar havalandı, kadının başının üstünde. Ve gözünün önünde; boynunda beyaz atkısıyla, karda iz bırakarak yürüyen bir kahırdan adam...

Yüreğine vurulmuş gem tahriş etmişti gecelerini. Gözleri kıpkırmızıydı bu yüzden. Ve ikiside ıslak. İspanyol meyhanesindeki kadını özlüyordu. Birlikte yaşadıkları son geceden kalmaydı ikisi de hala. Ayılamıyorlardı, ayrılamıyorlardı ne yapsalar da. Atilla İlhan'ın şiirindeki,  ''sevgili''ydi onlar. O günlerden kalma bir anı, düştü karların üzerine. Gem yine sıkıştırmıştı adamın yüreğini. Ağlıyordu yine adam. Adamdı, işte bu yüzden ağlıyordu...

"Uzaktan gizlice görürüm" diye geçirdi aklından. Bu yüzden düşmüştü kış kıyamet demeden yollara. Oysa "git" demişti kadın ona, "öyle bir uzaklaş ki, karda kalmasın izin!" demişti. Kahırdan gitmişti adam. Kardan mı dönemeyecekti? Ceplerini kontrol etti. Misketleri, topaçı, gazoz kapakları, hepsini almıştı. Gülümsemesini bulamıyordu! Hatırlayamıyordu nereye koyduğunu. Diğer cebine baktı, orda da yoktu! Gem yüreğini acıtmaya başladı yine. O anda hatırladı nerde unuttuğunu. Kadında bırakmıştı gülümsemesini... "Al" demişti kadın "unutma!" "İşime yaramayacak yokluğunda" demişti adam, ve almamıştı...

Kadın hep saklamıştı bu emaneti. Çünkü biliyordu bir gün geri gelecekti adam! Ve gülümsemek isteyecekti. Aşk sandığı'na koydu kadın, adamın gülümsemesini. Üzerine, kendi gülümsemesini örttü. O günden beri, kadın da gülümseyemedi. Kahkahalar atıyordu eğreti, içini acıtan. Gözleri ne kadar kendini verse de ele. Oysa ki adam hep şöyle derdi; "gül ki dünya da seninle güle..."

Gelmişti işte adam! Boşa değildi, kadının beklediği. Çıkarılmalıydı o gem! Ve açılmalıydı artık, o gemi denizlere! Düşmeden fırtına kaygılarına... Hayat affetmeyecek yoksa ikisini de! Karşı koydukları sürece... Duygularına!

Gelmişti işte adam... Hiç gitmemişti ki, ikisi de...

aSalak

Bazı insanlar hep kendilerini anlatmaya çalışırlar, bir yandan da birilerini aldatmaya devam ederlerken! Hiç anlamaya çalışmazlar karşılarındakini. Sadece kendilerinin güldüğü, kendilerinin ağladığı ilgilendirir onları. Dünya onların etrafında döner! Ne kadar dürüsttürler, ne kadar çalışkan ve ne kadar iyidirler. Kimse anlamaz nedense onları, kıymetlerini bilmez. Hiçbir iş yapmazlar ama yaptığın işi de beğenmezler. Her şeye soktukları burunlarını kıvırarak, "bunu mu yaptın!" derler. "Bunu mu yaptın?" diye sormazlar, derler sadece...

Her şeyi bilirler ama her şeyi! Bilmedikleri bir şey yoktur, cevap vermedikleri vardır... Çok kırılgandırlar, hemen kırılıverir kalpleri. Aman kırmayın! Sizin ki kırılmaz çünkü, sizin taşıdığınız çakıl taşıdır... O anda onlara ihtiyaç duyan birine "çok hastayım" derken, makyajlarını yapıyor ya da traş oluyorlardır, bir eğlence mekanına gitmek için. Ama en sevmediğiniz şey nedir diye sorun ''yalan'' derler hemen. Yalanı sevmezler hiç nefret ederler...

Ey zerzevat-ı muhteremler, ey a Salak lar! Hepinizi çok iyi tanıyorum! Sıralanacak daha çok şey var hakkınızda ama ben yazmaya utanıyorum!...

Kara Kuş

Sesin soluğun çıkmıyor hiç. Belli ki yine kilitledin göğsünün kapılarını. Hayatının, bütün pencerelerini kapattın. Ne kimseyi görmek ne de görünmek istiyor gözlerin, birinin gözlerine. Gizli kaçamak bakışlarla bakıyorsun aynaya, traş olurken. Bu yüzden de hep kesiyorsun, sol tarafında çenenin boyun kısmına inen yeri.


Nereye kadar kaçabilir ki insan? Eğer onca parmak izi bırakmışsa geride, günahlarına ve sevaplarına? Vicdan polisi, ne rüşvet yer ne de mevki ve makam korkusuyla susar! Neyle istersen onla tehdit et. Senden önce, o içeri alır suçluyu. Ya ödeyeceksindir sana kestiği faturayı ya da senden dışarı hapseder seni. Ne korkunç bir cezadır bu! Dışarıda kalmak...

Sen ki; hep içerde, içinde yaşayan adam. Sana göre değil bu sandalye, oturamazsın! Sen, hayallerinle volta atmadan duramazsın...

Dışarısı buz, dışarısı ayaz! Sarınacak ne sıcak bir söz var ne de örtünecek gözyaşı! İçerisi öyle mi ya? Nicedir sarılmayı unuttuğun dost eller, ne zamandır hatırını sormayı bekleyen çerçevelenmiş bir yüz. Hafızanın fihristinde yeri hiç değişmeyen isim… Bunların hepsi içerde! Dışarıda hiçbir şey yok…

Uzanmaktan usanmadığın gecelere sırtını dön artık. Nelere sırtını döndüğünü göreceksin! Soyun artık, giyindiğin sana ait olmayan giysileri! Dar geliyorlar işte senin duygularına, düşüncelerine, inandıklarına ve inanmadıklarına! Çıkar at yüzünden bu maskı. Sende bu yürek oldukça ve yüreğindeki, kim kırabilir hayatında ki kaskı…

Haydi aç kapılarını, pencerelerini. İçeri gir artık! Sana o çok dokunan insan sesine, sen de dokunmalısın artık. Duyacağın o ses, senin sesinin yansıması olacak! Yetecek tüm aramalarına tek bir tuş. Haydi ara artık... Ümitlerine kanat germekten yoruldu bu karakuş

Bir düşün! Her şeyin zamana bırakıldığı bir dünyada, sevgilere ne kadar yer kalıyor? Bir dakika! Telefonum çalıyor...

Ah Osman Ah

Şu sokağa, taşındın taşınalı.
Bütün gözler, üzerine çevrildi.
El ayak dolandı, diller sürçüldü.
Düz ovada, bütün çamlar devrildi.

Evli olan, kocasını boşadı.
Değirmene, kovayla su taşıdı.
Kızlar bayram etti, dullar yaşadı.
Dört bir yanın, kuşatıldı çevrildi.

Öyle bir heybetli, duruşun vardı.
Bakışında, sanki şimşek çakardı.
Bütün kadınlar, kıvılcım çıkardı.
Dostluklar bozuldu, diller sivrildi.

Gömleğinin, bir düğmesi açıktı.
Kalplerimiz, ha çıkacak ha çıktı.
Sanki tüm kadınlar, birer kaçıktı.
Bütün tabular yıkıldı, devrildi.

Ah Osman ah, o endamın o cüssen.
Lime lime bölüşüldü, her hissen.
Millet birbirine düştü, bir görsen.
Ortalık, yangın yerine çevrildi.

Yanına yaklaşılmazdı, cakandan.
Sonunda, bir dilber tuttu yakandan.
Vazgeçmedin yinede fiyakandan.
Bütün düşler, aleyhine çevrildi.

Her gün başka güzel, elbet aşındın.
Yakalandın nihayet, sen kaşındın.
En sonunda, mahalleden taşındın.
Bütün suçlar üzerine devrildi.

Yıllar geçti, bir tek sen geçmez oldun.
Sırra kadem bastın, sanki kayboldun.
Sen hayata giden, kestirme yoldun.
Şimdi bu yol, barikatla çevrildi.

Ah Osman ah, beni serden geçiren.
Gözleriyle, serhoş edip içiren.
Geri dönme artık, kaçtı o tren.
Ümitlerle yüklü taşıt, devrildi.

Bak, yine hayalin karşımda Osman.
Bıyık altından gülüşün, o susman.
Artık çaresi yok, gelse de uzman.
Sensizliğim, kangrene çevrildi.

Sevgi Emanetçisi

Size birinden bahsedeceğim bu akşam. Hayatıma tesadüfen giren ama sevgisini dostluğunu tesadüfe bırakmayan, sevginin, paylaşmanın ne olduğunu ''ben biliyorum'' diyen insandan çok daha iyi bilen biri...

Sevgi emanetçisi onun adı bende. O bile bilmez bende ki adını. Bu yazıyı okuduğunda öğrenecek ama. Öğrendiğinde de ağlayacak bunu da biliyorum. Öyle duru gözyaşları var ki onun. Hani insanlar başkasının acısında kendi acısını yaşarlar ya, o sizin acınızda kendi acısını yaşamaz. Sizin acınızı yaşar!  Bu yüzden dupdurudur onun yaşları, şeffaftır. Eğer bir parça onu yaşayabilmişseniz, bilirsiniz neye ağladığını...

Ve güler hayata, evren en sevdiği sözcüktür. Eline geçen her şeyi evrene koyar! Bu yüzden çok dolu bir dünyası vardır. Evreni kendine aşık etmeyi becerebilmiş tek kadındır, kısaca...

Öyle sessiz bir sedası vardır ki, duyabilmek için çok sessiz olmanız gerekir yanında. Gürültüyü sevmez zaten, hele pabuç bırakanlardan nefret eder. Böyle biriyseniz hiç şansınız yok...

Bekardır ayrıca. Niye şaşırdınız, kolay mı böyle bir kadını taşıyabilecek erkek? Bir sözü hatırlatmak isterim; akıllı kadının başı, erkeğin omuzuna ağır gelir. Geniş omuzlu değil, güçlü omuzları olan erkeğin işi böyle kadını taşımak...

Fotoğrafa, resim diyene de çok kızar. Bu fotoğrafını twitter'dan çaldım usulca. Sanki, bırakın bu ayakları göndermesidir. Anlayana! Kalem olur söz olur, başladığı cümleyi tamamlayamayana!

Velhasıl...
Sırdaşım, arkadaşım, sevdiğim can dostum o.
Yüreğime serdiğim vefalı, has postum o.

Son e-Mektup

Sana bu satırları Beyoğlu Cafe'den yazıyorum. Senden çok uzaklarda ama bir o kadar da yakın olduğum anlardan birindeyim yine. Aklında mıyım şu an, bilmiyorum. Aklını önemsiyorum önce, aklında olmayı önemsiyorum. Kalbe giden yolu en iyi bilen kılavuzun, akıl olduğuna inanıyorum çünkü. Yemek için yaşayan insanların uydurduğu bir söz o, kalbe giden yol mide den geçer diye. Acıktım birden...

Sana bir sürü e-mektup yolladım, okudun mu? Yollamadıklarım da var. Onları kararsızlık çekmecemde saklıyorum. Kimbilir, belki bir gün sen açarsın o çekmeceyi ellerinle ve çeker atarsın o çektiğimi gözümün içine baka baka...

Seni sana anlatmaya çalıştım hep, beni anlayacağını umarak. Anlayamadığın, belki de benim anlatamadığım bir şeyler var hala sana. Her seferinde eksik kalıyor tamamlanamıyor. Dilimin altında birikiyor hepsi..

Ah ne olurdu sanki, hissettiklerimi umursamasaydım. Surat asmalarını, küsmelerini görmezden, bilmezden gelebilseydim. Ah ne iyi olurdu, turuncu yansımalar bana bu kadar yansımasaydı. Kalbim kör, kalbim sağır olsaydı duyduklarına. Sadece maviyi seçseydim, diğer renklere "hayatın uydurması" deyip geçseydim. Sütlaçı neden sevmediğini bilmeseydim mesela…

O zaman, ne sen kalırdın ne de ben. Ne bir e-mektup kalırdı okunacak, ne de bir kalem kalırdı içimizdeki yaraya dokunacak…

Belki de kaçıyorsun, kimbilir? Kimden, benden mi? Kendinden mi? Benden kaçıyorsan gerek yok, çünkü ben vurmam. Yok eğer kendinden kaçıyorsan, kaçarken arkana bakma çünkü ben arkanda durmam!

Bitsin artık bu zannetmelerin. Daha nereye kadar sürecek bu gitmelerin? Neye binersek binelim bu gidişte; tren, gemi, uçak... İndiğimiz yer, hep aynı. Gitmeye kalkma boşuna. Ne benimle arayı açabilirsin, ne de kendinden kaçabilirsin.

İstediğin kadar kirli çarşaflara sür bedenini, üzerinde istemediğin kadar parmak izi kalsın. Gözünü bana yumup bana açacaksın! Göğsünü, kollarını bana! Benim koynumda büyüyecek gerçeğin, yalanını kim alırsa alsın…

Aşk delirtir, sevgi adam edermiş insanı. Ter döküyorum ben, ter. Alnımda boncuk boncuk biriken bu teri yüreğime diziyorum. Üstünü çizebilmenin kolay olduğu şu dünya da, ben zoru seçip altını çiziyorum.

Adam oldum olacağım kadar, artık yeter…

Yollar

Kıvrıla kıvrıla, uzayan yollar.
Sonunuz olsaydı bitmez miydiniz?
Hasret çırasıyla, bir olup yıllar.
Bağrınıza düşse çökmez miydiniz?

Gidenler dönmüyor, kucağınızdan.
Hep hasret tütüyor, ocağınızdan.
Kalanlar ah edip, hep bir ağızdan,
Yeter deselerdi yetmez miydiniz?

Gönlümde izdiham, gönlümde kıyım.
Döktüğüm yaşları, varın siz sayın.
Yar ile içilen, bir bardak çayın,
Anısına hürmet etmez miydiniz?

İnsan kuşa benzer, aşktır darısı.
Dost bildiklerinden, yanar yarısı.
Eceldir nihayet, ömrün gerisi.
Başınıza gelse ürkmez miydiniz?

Senin Olsun

Ömrüm sonbaharı, yaşıyor şimdi.
Hayaller, ümitler al senin olsun.
Sabrıma son damla, nihayet indi.
Kısmetlerle taşan, fal senin olsun.

Dargın gidiyorum, gözüm arkada.
Gözyaşı bıraktım, her bir şarkıda.
Gündüz hayalinde, gece uykuda.
Cenneti gezdiren, düş senin olsun.

Nedense sevmedi,beni baharlar.
Hep hasret yükledi, gönlüme yıllar.
Sevilenler değil, sevenler anlar.
Sevmekten bıkmayan, yar senin olsun.

Işığa Kör Bakayım

Bekleme boş yere, ararım diye
Bu aşkı güllere, karlara yazdım.
Ümitler, gönlümü yormasın diye
Ben seni, dönülmez yollara yazdım.

Dinmesin göz yaşım, sel gibi aksın
Hasretin, kalbimi artarak yaksın
Gözlerim ışığa, bir gün kör baksın
Ben seni, savrulan küllere yazdım.

Kulağım çınlasa, senden bilmiştim
Sensiz ruyalara, kabus demiştim
Kimseyi, bu kadar çok sevmemiştim
Ben seni, yemine tövbeye yazdım.

Vay Be Aşık Olduk Biz

Güneş, efkar burcuna,
Giriyor yine sensiz.
Her akşam bu curcuna.
Vay be aşık olduk biz…
Aldırmazdım aslında
Gönlüm kalsaydı sessiz
Ömrün bu son faslında,
Vay be aşık olduk biz…

Kül kalmazdı mangalda.
Rüzgardı nefesimiz.
Şimdi yaprağı bile,
Titretmiyor sesimiz.

İz bırakmazdım karda,
Eskiden bir bilseniz.
Tökezledim baharda.
Vay be aşık olduk biz…

Neredeydiniz

Gözlerim bir yerden aşina size,
Kurduğum düşlerin içindeydiniz.
Teselli bulduğum hatıranızla,
Kalbimin en gizli yerindeydiniz.

Bir akşam üzeri, sessiz sedasız
Çekip gitmiştiniz, bir elvedasız
Gün çaresiz kaldı, zaman faydasız
Yıllar silemedi, derindeydiniz.

Hani, siyah beyaz resmimiz vardı.
Hala gülümsüyor, ama sarardı.
Gönlüm, yerinize kimi koyardı.
Her iki yaşımın birindeydiniz.

Hiç ümidim yoktu, içime sinen.
Ah'ım bitmiyordu, gündü tükenen.
Bir yolcu gibiydim, gurbete inen
Söyleyin ne olur neredeydiniz.

Tanrıya Sığındım

Unutmak istedim hatıraları,
Dağlara sığındım gül bırakmadı.
Sayfalara döktüm sensiz yılları,
Kaleme sığındım söz bırakmadı.

Aşkınla yeşerdim, hasretle soldum.
Tükendi gözyaşım, dertlerle doldum.
Yerine birini koyacak oldum.
Küllere sığındım köz bırakmadı.

Ey gurbet çiçeği ey kovan balı,
Hep yalan söylemiş papatya falı.
Gönlüme değdikçe umudun dalı,
Tanrıya sığındım, kul bırakmadı.

Düş'üne Düştüm

Neyin öfkesi bu? Kendinle paylaşamadığını karşındakiyle nasıl paylaşabilirsin ki? Neyi kabullenemiyorsun? Hangi duyguyu kusuyor bünyen?

Sen ki; akşamın gelişini, günün doğuşundan anlayan adam. Sen ki; bir karış toprağa bir avuç toprak olmaya hazır. Sen ki; yeşeren bir tomurcuğu yürek çarpıntısıyla selamlayan. Sen ki; ağlayanla ağlayan… Hangi aklı vuruyorsun deliliğe? Niye inanmıyorsun böyle bir sevgi(li)ye?



Neyin korkusu bu? Kaleler kurmuşsun yalnızlığına, surlarla çevirmişsin yüreğini. Cümle kurulmuyor kaleminde, gözyaşından başka. Dört duvarlara susmuşsun avazın çıktığı kadar sessizliğini. Onca kalabalığın içinde, kutsal bir emanet gibi korumuşsun kimsesizliğini. Sen ki; aldatanların, aldananların ülkesinde umuda taş döşeyen. Sen ki; hayatı bir çocuğun gözyaşında yaşayan. Sen ki; bulutları gözlerinde taşıyan... Bir bilsen, bende ki  seni. Sürdüğüm rujdan tuttuğum kaşığa… Niye inanmıyorsun böyle bir aşığa?

Neyin nesi bu? İçinde, adını koyamadığın bir duygu. Ayak seslerini duyduğun baharın ökçesi, kapını zorlayan bir ruzgar ve eskilerden kalma bir yağmurun tanıdık lehçesi… Kimin nesi bu gözlerinden bakan? Hangi düş bahçesinden düştü bu gül?

Düş'üne düştüm, döşünden önce. Bu yüzden inanamıyorsun yaşadığına…
Haydi tut ellerimi artık…
Hayat; bitirmektir başladığına….


Bana "Kadın" Diyenin

Bize ait olan bugünü ne kadar yaşayamasak da, bugün bizim günümüz. Dünyanın üç bucağında kadın olmayı bekleyen nicelerimiz, tüm zor koşullara rağmen dört elle toprağa sarılmış filiz vermeye çalışan Ayşe, Fatma, Zeynep ve Hatice'lerimiz... Sizin için bu şarkı. Bilmeyenler öğrenmeli artık; kar suyunun toprakta yarattığı farkı.

Tek taş istemiyoruz sizden, tek olmak istiyoruz hayatınızda. Anaysak ana, yarsak yar… Hergün çiçek de almayın, bir güzel söz yeter avuçlarımıza. Gönül gözünüzü kullanmazsanız, göremezsiniz. Ne kadar baksanız da saçlarımızdan parmak uçlarımıza…

Şalvar da giysek kombinezon da giysek, adımız Hatice, adımız Ayşe, adımız Zeynep… Farklı bedenlerde, aynı nedenle tarıyoruz saçımızı. Aynı nedenle tutuyoruz elinizi, aynı nedenle hamuru yoğuruyoruz ve aynı nedenle çocuğunuzu doğuruyoruz. Bedene değil, nedene bakın artık… Dilinizden düşüremediniz sarışının adını, esmerin tadını. Oysa hiç vazgeçemeyeceksiniz, bir görebilseniz  yanınızdaki  kadını!

İsmi Lazım Değil

Çek gönlüm kıyıya, bak akşam oldu
Kısmetten fazlası gelmez ağlara
O resimler bile sararıp soldu
Dalıp gitme artık hatıralara.

Ayrılık devirdi aşk sandalını
Vefasız rüzgarlar kırdı dalını
Yelkensiz, küreksiz gönül salını
Salıp gitme artık hatıralara.

Eller yağmaladı hayallerini
Boş yere harcadın senelerini
İsmi lazım değil, kulun birini
Alıp gitme artık hatıralara.

Takvimler Bu Günü Bayram Yazıyor

 













Elleri elimden uzakta kalan.
Yıllar ayrılığa artık kızıyor.
Hayaller tarumar, yüreğim talan.
Takvimler bu günü "bayram" yazıyor.

Hani, ümidim yok düşlerim nerde?
El uzatan mı var düştüğüm yerde?
Ben sana yanarken böyle her yerde
Takvimler bu günü "bayram" yazıyor.

Tebessüm arıyor aynada yüzüm
Bacadan giriyor kovduğum hüzün
Günü gelmedi mi verdiğin sözün?
Takvimler bu günü bayram yazıyor.

Allah'a Kaldım

Yarin hasretinden kalan hisseyi
Udum ayrı aldı, ben ayrı aldım
Her akşam gönlümü yakan buseyi
Mızrap bana saldı, ben tele saldım.

Doldur saki doldur kadehe meyi
Duyan duysun artık çektiğim heyi
Ne Sarıyer kalsın ne Beylerbeyi
Bilsinler bu aşktan çok yara aldım.

Siper oldu sinem gelen her derde
Çeksem çekilmiyor maziye perde
Nerde o vefasız o zalim nerde
Bu gidişle dostlar Allaha kaldım.

Bir Adım

Sen; hayatın kestirme yollarını bilen adam
Ben; yolunu yalnızlığa çevirmiş kadın
Sen; taşlarda koşuyorsun yalın ayak
Ben; yüreğime basarak yürüyorum adım adım.
Teğet geçiyoruz birbirimizi,
Oysa soluğu ensemizdeyken hayatın.
Sen; sevdanın kuru ekmeğine katık edersin hayallerini
Ben; bir zeytin tanesine silerim bütün ihtişamını tahtın
Sen; bırakmazsın gücünü kimsenin ellerine
Ben; kölesi olurum seversem gidinceye kadar bu dünyanın diğerine
Sen; sarıp sarmalarsın içindeki yarım kalan ahtı
Ben; geceye dökerim günden arta kalan bahtı
Sen; gözden çıkarırsın bir tebessüm için son damlasına kadar gözyaşını
Ben; kendimi elden çıkarırım dayanacak bir omuz bulsam başımı
Sen; hayatın kestirme yollarını bilen adam
Ben; yolunu yalnızlığa çevirmiş kadın.
Hadi,
Çık bir köşeden çarparak şu yalnızlığıma
Sadece
bir adım...

Hayat

Bir asır taşıyorum
Sanki bu bedenimde,
Sorarsan yaşıyorum
Geldim bir kere hayat.

Ne dayatırsan dayat
Kozun yok, hilen bayat
İstediğin zarı at
Elini gördüm hayat.

Gövdem çelik yapılı
Sanma sana tapulu
Bu yol iki kapılı
Birini açtım hayat.

Yaktın da Yaktın

Ayrılıp giderken şu gözlerime
Kurşun atar gibi baktında baktın,
Adınla açılan gönül kapıma
Hasret çivisini çaktında çaktın.

Dalıp gitmelerim ele laf oldu
Ne düşler kurmuştum hepsi mahfoldu
Tanrı huzurunda günah affoldu
Sen beni dünyada
yaktın da yaktın.

Derdin biri gitti geldi diğeri
Kalmamış vefanın aşkın değeri
Ateşin yaktıkça düştüğü yeri
Gözümde yaş olup aktında aktın.

Telafisizim


Ne pişmanlığa eyvallahım olur
Ne de geçmişe düşürdüğüm gözyaşıma acırım
Yorgunum yılgınım
Telafisizim
Ama
Seni düşünmeden geçen
Tek bir gecem olsun
Sabaha çıkarsam şerefsizim.

Eski Şarkılar

Yıllardır şifasız bir yara gibi
Kanıyor gönlümde eski şarkılar,
Alevi sönmeyen bir çıra gibi
Yanıyor gönlümde eski şarkılar.

O ağaç altında batıyorken gün
Buluşacaktık ya senede bir gün
Çile bülbülümü söyleyip her gün
Ağlıyor gönlümde eski şarkılar.

Eski dostlar gibi kalan nağmeler
Hangi şehirdeydi o meyhaneler
İnince ruhuma karanlık makber
Çalıyor gönlümde eski şarkılar.

Kurşunsuz Vururum

Kelimeler aciz, cümle devrilmiş
Eller kıvranıyor, diller perişan
Sanki bütün gözler bana çevrilmiş
Bir sabır olmuşum, taşla yarışan.

Dumanlı dağlarım bezendi kara
Nefes alamıyor can düştü dara
Vız gelir uğrunda aldığım yara
Bir mızrak olmuşum, okla yarışan.

İnler sazlardaki teller sözümle
Kurşunsuz vururum yari gözümle
Küllerin altında yanan közümle
Bir yıldız olmuşum, ayla yarışan.