karAnlık Düş



Bir kadın düşünün; sancı çeken, doğuramayacağını bile bile hamile kalan ve belki hiçbir zaman kucağına alıp sevemeyeceğini bildiği halde bu ağrıya katlanan bir kadın…

Her ümit, içinde sakladığı duygunun karnına attığı bir tekmeydi adeta. Bulutların üzerinde, parmak uçlarıyla bir ip üzerinde yürür gibi yürüyordu! Düşerse, elinden tutacak bir el olduğundan emin değildi. Ölmekten değil, içinde büyüttüğünü öldürmekten korkuyordu! Bu yüzden sessiz, bu yüzden ağır yürüyordu. Hiç aşağı bakmadan…

Yorulduğunda, bir yıldıza yaslanıyordu bütün gece. Hep gece olsun istiyordu. Beklediğinin, karanlıklardan geleceğini düşünüyordu. Öyle inanıyordu çünkü... Güneşi erteliyordu bu yüzden. Gittikçe büyüyor, büyüdükçe artıyordu sancısı. Sığmıyordu artık içindeki içine. Doğuramıyordu da!

Yine sancısı tutmuştu! Olmadık zamanlarda tutardı zaten böyle. İçi kanıyordu. Bir parça kopardı ayın ucundan. Tampon yapmak için kanayan yaraya bastırdı. Tamamen dindirmiyordu ama biraz olsun azaltıyordu... Karanlık, iyiden iyiye bastırmıştı. En sevdiği zamandı bu. Bu karanlıkta doğacaktı, beklediği nihayet! Yine sağlam bir tekme yemişti, duygusu…

Gün ağarmıştı. Gelmemişti yine beklediği, karanlıklardan. Gözlerini hiç açmadan, yüreğine tutuna tutuna yürümeye devam etti. Açarsa, biliyordu düşecektiler. Düşerlerse, hiç kimseye dönüşecektiler…

Kıyamadı!

23 Nisan



Saat 01'i gösteriyor şu anda. Tarih 23 Nisan. Ben çocukken, 23 Nisan'ın devamını, neşe doluyor insan olarak getirirdim. Bugün ise ne acıdır ki, leş'e doyuyor insan olarak getiriyorum! Yazıklar olsun! Bunu dedirten şerefsiz, vicdan yoksunu, namertlere...

Ah Atatürk, ne mutlu sana bugünü görmedin. Görseydin şüphesiz kahrından ölürdün. Ha, yaşasaydın böyle kara ve utanç dolu bir günü biz de görmeyecektik. Bu yapılana nasıl bir isim koymak gerekir? Ben bulamadım. Nasıl bir ceza uygulanmalı, bu ADİ SUÇ'a? Hayatı hiçe sayan o hayasızları hangi söz utandırır? Hangi ceza uslandırır? Hiç biri! Önlerine ceza seçenekleri sunalım, seçemesinler. Tercih yapamasın hiçbiri, kAsalım...

Kime sorsam, herkes "izindeyiz" diyor. Doğru hepimiz izindeyiz. Yıllık izine çıktık hepimiz. Bu memlekette, senin bir bakışına, başını koyacak insanlar var evet ama onlara da izin vermiyorlar Atam. Bir izin çıksa, ah bir izin çıksa bilsen nasıl mutlu olacağız o gün.

Hepimiz için anlamı ve önemi büyük olan bugünün, ayrıca taşıdğı başka bir acısı daha var bende. 10 Yıl önce kaybettiğim, kardeşim, ağabeyim velhasıl çok sevdiğim can dostumun doğum günü bugün. Mesleğini, bir çok meslekdaşı gibi alnının akıyla ve teriyle taşıyan şerefli bir polis. Doğum günü kutlu olsun. O da izine hiç çıkamayanlardandı ama senin dizinden bir an bile olsun ayrılmayanlardandı...

Bayramınız kutlu olsun çocuklar. Atamız bu günü size armağan etti ama biz koruyamadık...



Yar'ı Yolda Bırakmam

Dünya alt üst oluyor; volkanlar patlıyor, başımıza küller yağıyor, umurumda değil. Ben senin derdindeyim. Çocukken de ''köy yanar, kahpe taranır'' derdi annem bana. Eğer bir şeye yoğunlaşmışsam, değil kül başıma taş yağsa, başka bir şey umurumda olmazdı. O günden bu yana hiç değişmemişim demek ki. Büyümemişim belki de...

Yine öyle bir çöreklendin ki içime. Hep böyle yapıyorsun zaten. Tam kahkahalarla başladığım bir cümleye, öyle bir parantez açıyorsun ki kapat kapatabilirsen. "Gözlerimi nereye kaçırsam da, yakalayamasa beni şu bakışların artık" dediğim bir anda, bir bakıyorum elinle işaret ettiğin başka bir yolda buluyorum kendimi. Yine gözlerin peşimde, nefesin ensemde.

Anamın da dudağı kırmızıydı senin gibi ama rujdan değil. Güneşin altında, gün eşelemekten çatladığı için o rengi almıştı. Güneşlenmekten değil. Tırnakları da kırmızıydı senin gibi ama ojeden değil. Kanattığı toprağımın rengiydi o. Ektiği her tohum, biliyordu ki yarın bana açacaktı. Yoksa bu adam, emanete nasıl böyle sahip çıkacaktı? "Dikkat et kadın" diyorsun. Dikkat et! Bu yol, öyle güllük gülistanlık değil girme. Girersen, çıkamazsın! Yar'ı yolda bırakırsan, dinlemem... Bunu kendine de bana da açıklayamazsın!

Yar'ı yolda bırakmak? Şimdiye kadar yar diye bağrına bastığın, hep yaraymış demek ki!

Aşk ve yalnızlık uzun bir hikaye. Ne kadar kısaltılabilir ki? Özetle'sen...









YarA

Yar diye, bağrıma bastığım kulu,
Yara diye yazmış meğer yaradan.
Giysem ne olur ki; ipekten çulu.
Düştükçe gözümden, yaşlar sıradan.

Bahar geliyormuş, her yer goncaymış.
Laleler, sümbüller diz boyuncaymış.
Güneş, sanki artık batmaktan caymış.
Batmasa ne olur, günler sıradan.

bAşka Yazdım



bAşka bir hikaye yazmalıyım. Benim hikayem olmalı bu, belki de senin... Kim bilir? bAşka olmalı anlatılan, söylenen. Açığa çıkmalı, şimdiye kadar ne varsa gizlenen. Hep aşka dair yazdım şimdiye kadar. Aşk sandığı’m, aşk sandığım hikayelerimle dolup taşıyor. O yüzden, bu sefer bAşka olacak…

Gözlerimden akan yaşların hesabını yapmamalıyım bu kez. Ya da defalarca dinlediğim aynı şarkıyı döndürmemeliyim, dilimin dönmediği hasreti anlatmaya çalıştığım, satır aralarımda. Okunur okunmaz, "bu sefer bAşka yazılmış" denmeli bu yazı...

Kalp çarpıntılarımın, yüzünü görmekten değil, içtiğim kahveden olduğu düşünülmeli. Denizlerde değil, dehlizlerde kaybolduğum zannedilmeli. yaSaklamalıyım, yakın ettiğim uzakları. Ben bile bilmemeliyim, bile bile kendime kurduğum tuzakları…

bAşka yazdım

Sessiz kalma...





Kelepçe

Bir gün, sana olan bu sessizliğim bozulacak ve ben hiç susmadığım kadar konuşacağım. Gözlerimi açmamak üzere kapadığımda, etrafındaki her şey susacak! Beni dinleyeceksin, gece gündüz. Yolda ayağın takılsa, taşa değil yokluğuma küfredeceksin. Şemsiye almadan çıksan ve o an yağmur başlasa, "senin yüzünden" diyeceksin. Bu şarkı benim olsun diye tuttuğunda, elektrik kesilecek. Al işte, yine benim suçum. Varlığımda bana yüklemediğin her anlamı, yokluğum sırtlayacak. Sen kendini taşımanın ağırlığını günbegün yaşarken, bir de bu yük binecek omuzlarına... Küfredeceksin...


Bütün baharlar yasaklı, bütün aşklar cezalı olacak gönül mahkemende. Düşlerin, isyan çıkaracak bir gece! Son kuruşuna kadar harcayacaksın ümitlerini, gözünün yaşına bakmadan. Çareyi kilit vurmakta bulacaksın, yüreğinin kapısına. Bütün balonlara, bütün bayramlara kelepçe takacaksın. Diğer ucu, senin bileğinde takılı kalacak. Takvimler bugünü bayram yazıyor'u dinledikçe... Söylesene neye yarayacak? Bütün kafesleri kıracak, bütün sapanları toplayacaksın çocuk ellerinden. Ve müebbede mahkum edeceksin dilini, söylemediklerinden... Cezası ağır olacak, hayallerinin! Gerçeğe cesaret edemediklerinden... Küfredeceksin...

Bazen esen bir rüzgar olacağım, bazen de düşen bir yaprak...

 Çabuk ol. Kendine geç kalıyorsun. Dikkat et! Hayatı ıskalıyorsun...

Kırmızı Boncuk




Dün gece içimdeki çocuğa, bir arkadaş geldi. Gözleri ağlamaktan, burnu ise elinin tersiyle silmekten kızarmış, gözlerinden boncuk boncuk hüzün taşan bir çocuk. İçimdeki çocuğun, ona koşup bir sarılması vardı. Tutamadım kendimi, bende ağlamaya başladım. Hallerini bir görmeliydiniz. Sanki yıllardır tanışıyor gibiydiler. Seslendim;
- Beni unutacaksın sanırım yeni arkadaşının yüzünden. 
Kara kara gözlerini açarak yüzüme baktı ve 
- Zeyno, ağaç kökünden ayrı yaşayabilir mi?
O yaşta bir çocuğun edeceği laf mıydı şimdi bu? 
- Başka bir ağaçta şıvgın vermeye başlıyorsun ama. 
Bu kez gözlerini kısarak, sanki biraz da kızarak; 
- Hayır! O; toprağında boy veren yalnızlığını budamamız, düşlerine dadanan böceklerin kökünü kurutmamız için geldi. 
- Peki sonra gidecek mi? 
- Mutlu olursa niye gitsin ki.

Evet, insan mutlu olduğu olduğu yerden niye gitmek istesin ki? Misafir çocuğa baktım. Ne kadar da güzel bir yüzü var. Saçlarına kül yağmış gibi griydi. Gözlerinden ise, sürekli bulut kümeleri geçiyordu. İçimdeki çocuğa;
- Haydi. Al arkadaşını, senin için hazırladığımız oyun parkına götür.
- O ''nereye gitmek isterse oraya'' götürürüm. 
- Bugün asabi misin? Bana mı öyle geliyor?
- Tam tersine, o kadar mutluyum ki.
Misafir çocuğa dönerek;
-Nereye gitmek istiyorsun?
-Hiç gidemediğim yere.
-Zeyno, nerde bu yer, sen biliyor musun?
-Bu yolu birlikte bulacaksınız!


Misafir çocuğun elini bırakıp, koşarak içeri girdi. Misafir çocukla biz öylece kalakaldık. Yanına çömeldim, göz hizasına gelmek için. Ellerini tuttum, 
- Hoş geldin.
Gözlerini hiç kaçırmadı,
- Hoş buldum. 
- Bu arkadaşını seveceksin çünkü o da çok yalnız ve ben onu çok ihmal ediyorum. Birlikte çok iyi zaman geçireceksiniz. Polyanna değildir, her şeyden mutlu olmaz.
- Ben de sevmem Polyanna'yı. 
- Sen kimleri seversin?
- Ninemin anlattığı hikayeleri. 
- Mesela? 
- Nene hatun. 
- Bunlar masal değil ki.
- Ben masal demedim ki  zaten.

Sevmiştim bu tavrını. İçimdeki çocuktan alışkındım zaten. Birbirlerine ne kadar benziyorlar, diye düşündüm. Peki, kimin içinden çıkıp gelmişti bu çocuk? Kimdi sığamadığı kendi diye düşünürken, içimdeki çocuk koşarak geldi yanımıza. Elinde küçük bir kutu vardı. 
- Bak ne getirdim. 
Rengarenk boncuklarla dolu bir kutuydu bu. 
- Bak, kim en çok mutlu eder güldürürse, bu ipe bir boncuk geçireceğiz tamam mı? Ben boynumda taşıyacağım, sende bileğinde. En çok kim ağlarsa yine aynısını yapacağız. Maviler mutlu olduğumuzda, kırmızılar ağladığımızda.
- Nerden aklına geliyor böyle şeyler. 
- Of Zeyno sen karışma. Sen sadece ne yaşıyorsak onu yaz. 
- Ne diyorsun kabul mu? diye sordu misafir çocuğa. 
- Kabul, dedi misafir çocuk. 
- Birbirinize çok iyi bakın, diyerek ayrıldım yanlarından.

Uzun bir süre, seslerini hiç duymadım. Ta ki içimdeki çocuk ağlayarak gelip, bana sarılıncaya kadar. 
- Ne oldu? Yine nerde düştün yaraladın bir tarafını. 
- Düşmedim, sadece düşünce mi koşup geliyorum sana? Gitti! Beni bırakıp gitti.


Boynunda upuzun mavi boncuklarla dizili kolye taşıyordu. Kolyen boyundan büyük diye, gülmeye başladım. Sanırım sinirlerim bozulmuştu, bu yüzden gülüyordum. 
- Niye kırmızısı az bunların? 
- Kırmızıların çoğu onun bileğinde çünkü. 
- Demek ki yanında mutlu olamamış. Hep o seni mutlu etmiş. Gitmesi sence de normal değil mi? 
- Ben onu mutsuz edecek bir şey yapmadım, inan bana! 
- Pekala, söyle bakalım ilk kırmızı boncuğu verdiğinde, ne deyip de ağlattın? 
- Biliyor musun? Ben seni gerçekten çok sevdim, dedim. Gözleri doldu ağlamaya başladı. Bunun üzerine verdim ilk kırmızı boncuğu. 
- Pekala, ilk mavi boncuğu nasıl verdiğini hatırlıyor musun? 
-Göz kırptım.
-Şebeklik yapma! Ciddi sordum. 
-Biz hiç büyümeyelim. Seninle hep çocuk kalalım istiyorum, dedim. Katıla katıla gülmeye başladı. İlk mavi boncuğu da böyle aldı. 
-Gülmekte haklı. Siz hiç büyümeyeceksiniz ki zaten. Üzülme! Geri dönecek. O senden daha mutlu olmuş yanında. Göreceksin geri dönecek ve bir daha hiç gitmeyecek! 
-Nerden biliyorsun dedi, gözlerini kocaman açarak. 
-Mavi boncukların hepsini sana vermiş çünkü…



El Üstünde Kimin Eli

Bilmez misin ki, bir insana verilecek en büyük ceza affetmektir! Bilirsin öyle iyi bilirsin ki hem de. Öyleyse niye affetmiyorum seni diyorsun? Niye affetmiyorsun? Cezaysa, al işte bundan daha büyük ceza olur mu? Yok, ille acıtmaya uğraşacaksın ya. Ben affet diye peşinde dolanacağım, sende ''affetmiyorum seni kadın'' demenin keyfini çıkaracaksın ya...

Sitem duvarlarının, birinden öbürüne vuracaksın ya siluetimi. Tam alışmışken, gelip de bozacaksın ya sessizliğini; ''şakülüm kayık, 3 gündür uyumuyorum kadın. Tutma!'' O sessizliğinle gürleyeceksin ya; ''kendine iyi bak ve seni affetmediğimi unutma!'' Nasıl unuturum! Hayata kızıp, bana kükremen, hala hayatı kendi haline bırakmamanın mücadelesi değil midir?

''Teraneye gerek yok kadın, yat uyu hadi, kaç gecedir uyumuyorsun!'' Alt metni nedir bu söylediğinin? Her aldığın nefesin,  hayat abaküsümde sayılıyor mu?  Elinin üstünde tuttuğun elimin farkındayım. Elinin altında tuttuklarının da! Benim elimin altında kimse yok, hiç olmadı ki. Çocukken el üstünde kimin eli oynardık. Elim hep üstte kalırdı. "Yenildin" derlerdi ağlardım, kızardım, küserdim. Oysa hiç yenilmemişim...


Hayat bir gün beni karşısına alıp şunu söyledi; oldu mu el üstünde olmalı ki yüreğin sıkıştığında, senden önce kavrasın o el yüreğini. Kötü gün kapıyı çaldığında, senden önce o el koşup açsın kapıyı ve "rüzgardan çarpmış" desin. İşte ben. Her aklıma geldiğinde, elimin üstünde duran bu adamın elini tutuyorum... 


Affetme beni hiç olur mu?! Bana küs, bana kız, bana ayıl, bana sız. Ben geçmişin tüm defterlerini, seninle dürüyorum. Ve ben hayatın her halini, seninle görüyorum...

Kim mi geldi? Kimse değil. Rüzgardan kapı çarptı...

Kime Ne

Hayatından geçip gidenlere bana ne derken, ben sana neyim? Hiç düşündün mü bunu? O yanından geçip gidenlerin arasında, kime ne olduğumu hiç mi fark etmedin?

Bana ne dediğinin, sana ne olduğunu düşünseydin; şimdi böyle mi olurdu olanlar? Sana ne olduğumu, bana ne olduğunu düşünmekten, kime ne olduğum umrumda bile değildi benim.

Şimdi "nerde kalmıştık?" diye soruyorsun bana. Kalamamıştık ki hiçbir yerde; senin gitmelerinden, benim vazgeçmelerimden. Ne sen bende, ne ben sende... Şimdi ne dersen de. Bana nesin, sana neyim ki. Aşktan kime ne olsun...

Günümü Göster

Dünü yaşadığım her gün, beni yeni bir düne hazırlamış meğer. Ben yarın nasıl olsa unutacağım seni diye heveslenirken! her güneş, aldatmış beni. Her mevsim, eski rüzgarlarını estirmiş saçlarımda. Soluk almadan koşmuşum patikalarda, bir papatya için. Dizelerimde kalmış hep diken yaraları. Şarkılarla pansuman yapmaya çalışmışım. Daha çok acıtmış, kanatmışım.

Hatıralar mezarlığı olmuş kalbim. Her uğradığımda, unutulan bir söz karşılamış beni. Her ağladığımda, sen düşmüşsün gözümden! yaş yerine. Acı kelimesi sığ kalmış. Sığdıramadıkça kimseyi senin yerine! bütün harfleri, bir araya toplamışım. Derdimi anlatmak için, sıralamışım bir bir. Yetmemişler! Dökmüşüm hepsini, biri hariç. Her kurduğum cümle, bu yüzden aynı harfle başlamış. Attığım her adım, senden kaçmaya çalıştıkça, daha da yavaşlamış.

Saatleri, ileri almışım hep vaktinden önce. Daha çok hatırlamışım meğer, seni unutmayı düşündükçe! Kimseye inandıramamışım, gitmediğini! Bir ben, bir de sen bilmişiz, bu gerçek yalanın bitmediğini! Dünden kalma günleri yaşamışım. Sen gelmediğin sürece, anladım ki yarın da gelmeyecek!

Hep dünde yaşamayı, söylesene kim ister? Gücün varsa, gel hadi. Gel de günümü göster!...

Mutluluk şehrine giden yol, azap tünelinden geçiyormuş! Tüneldeyim... Işık!!!

Elimde Kaldı


Bütün sesleri kıstım bu gece kulağımda. Bütün saatler akrepsiz, yelkovansız bu gece. Sana giden bütün yalanların önünü kestim!

Şarkılar; başıboş. Şarkılar; sahipsiz, kimsesiz evler gibi sessiz. Terk ettim hepsini. Bütün şiirlerin dizelerini kırdım, hepsi kötürüm! Yaşanmaz bu bende artık, alın nereye isterseniz oraya götürün! Okuduğum ayet, ettiğim şikayet, sonlanacak bu gece nihayet! Ölürsem şayet…

Vira fikirlerim vira, aklım alabanda. Çekiyorum palamarı bu gece özlediklerimden. Kendime de gelecek sıra. Salması yok artık, bindiğim hayal gemisinin. Yatsın yatabildiği kadar yana. Ümitlerimin kaldırma kuvveti yetmez, taşıdğı bu yalana!

Teslim bayrağını çekti düşlerim. Yalnızlık sinyalim s.o.s vermiyor artık, paslandı. Üç kuruş etmezmiş sensiz bu kalp. Her şeyi bir bir sattım da, bir tek o elimde kaldı.


Yanmışım


Doğ artık güneşim, doğ pencereden.
Karanlığın ortasında kalmışım.
Kurtar beni, şu hayırsız geceden
Çaresizim, ümitsizim, yanmışım

Yetmedi mi, beklediğim sabahlar.
İsyana dönüştü, gönlümde ah!Lar.
Sanki, benim olmuş bütün günahlar.
Çaresizim, ümitsizim, yanmışım.

Kime gitsem, hüzünle ağırladı.
Kimi sevsem, meçhule uğurladı.
Kara yazım, sayfalara sığmadı.
Çaresizim, ümitsizim, yanmışım.