Sonsuza Kadar


Senden öncem yoktu, sen vardın. Şimdi senden sonram var ama sen yoksun. Kaybedeceğim ne kaldı ki gözyaşlarımdan başka.

Yalnız yürüdüğüm bu yolda, düşlerim beni buraya kadar getirebildi ancak. Bıraktığın ayak izlerini takip edemiyorum artık, pes ettim. Bitti(m) nihayet.

Ne inkar edebildiğim ne de itiraf edebildiğim bu aşkın, can çekişirken yüreğime tutunmaya çalışmasını görmeliydin. Görmeliydin yaşaması için kalbimin nasıl can attığını, can vermek uğruna. Ama olmadı. Gözleri açık ve bir hayale gülümseyerek verdi son nefesini. Bir tek ümidin bile başucunda beklememesini vasiyet ederek! Yarım bırakarak bir şarkıyı...

"Mutlu musun?" diye sormayacağım yüreğine. Bir balyoz gibi inecek bu. Biliyorum kimbilir belki de ilk defa ağlayacaksın ya da gözlerinin dolmasıyla kurtaracaksın sadece bu yıkımı. Ama enkazı kaldıramayacaksın. Yanılmayı çok isterdim çünkü istemediğim tek şey senin mutsuzluğundu hep. "Seni bir kum tanesi kadar üzecek her şey, beni kumsal kadar üzer" derdim. O kumsalım ben şimdi...

Bütün düşleri dağıttım. Yağmurlara karışıp gittiler. Kimbilir hangi gecenin koynunda kuruluyorlar şimdi. Bütün şarkıları(mızı) yeni başlayan aşklara hediye ettim, sonsuza kadar söylenmeleri dileği ile.
Yeniden sever mi bu yüreğim böylesine... Yeniden inanır mı, bilmem... Bildiğim tek şey bu yaranın hiç geçmeyeceği.

Orda Bir Köy Var Uzakta

Her şey bir mesajla başladı. Parmaklarımızın ucunda kuruyorduk cümleleri, dilimizin ucuna gelenleri susarak. Kimdik, neden burdaydık, neleri sevmiyorduk en fazla... Kızdığımız şeyler ne kadar da çokmuş meğer... Gülümsemek, gülümsetebilmek ne kadar kıymetliymiş...

Ne yüzümüzün şekli ne de gözlerimizin rengi önemliydi. Ne farkederdi ki gözyaşlarımızın rengi aynı değil miydi?

"Düş peşindeyim, düş peşime" derdim. Hayali bir sandalın sırçadan küreklerine asılıp, nereye gitmek istersek oraya giderdik. Orhan Veli'nin allı pullu gemilerinde, mavi gözlü devin mektuplarını okur, Ahmed Arif'le buluşurduk, akşamın erken indiği yerlerde. Ateşe uçan pervaneler gibi dönerdik sonra. Küreğin biri onda diğeri bende kalırdı ayrılırken.

Her gelişinde "kimler gelmiş" derdi. Gelenler kimlerdi bilirdik, yine de sorardı. "Biz" derdim, biz geldik. Duymak hoşuna giderdi, benim de söylemek. Daha ne çok şey vardı söylenecek. Bu kadarını bile yaşayamazdık belki hayata kalsa. Nihayet yalnızlığıma çelme takan biri olmuştu. Sonunda beni bekleyen, hiç gidemediğim bir yerde de olsa.

Orda bir köy var uzakta
A. Kutsi TECER

O köye hiç gidilmese de, varılmasa da... İyi koru o sırçadan küreği, kırılmasın...

Oltayı Bırakma


Bu günde akşam oldu. Yine sensizliğe uzanacağım bir yatak ve düşlerime gömüleceğim bir yastık beni bekliyor. Sen ne alemdesin kimbilir bu saatlerde? Dur tahmin edeyim; denize karşı bir balık lokantasında ufak ufak demleniyorsun. Muhtemelen eski bir plak dönüyor; İspanyol meyhanesi, belki de agora. Bir yandan da yalnızlığın iskelesinde mucizeye attığın oltayı bekliyorsun.

Nasreddin hocanın göle maya çalmasını anımsadım birden. Evet "ya tutarsa"n. Neden olmasın ki. Hayatta her şey bir mucize değil mi? Sürüngen bir tırtılın, hayranlık uyandıran rengarenk kanatlarıyla muhteşem bir kelebeğe dönüşmesi mesela. Başta sevimsiz gibi görünen bir şeyin sonrasında dönüştüğü şahaneliği kim inkar edebilir.


Tırtılın "dünyanın sonu" dediğine, usta "kelebek" der.
Richard Bach


Bu saatlerde hep böyleyim işte. Yokluğunla yaptığım yolculukların yorgunluk molası belki. Dinleniyor muyum? Hayır. Daha çok yoruluyorum hatta. Olsun şikayetim yok, mutluyum bile.

İstersek; hayat bize her istediğimizi verebilecek güce sahip, ya biz istediğimize sahip çıkabilecek kadar güçlü müyüz? Elde etmek için onca uğraşımızı, onca sebebimizi yok sayıp bahanelerimizden aldığımız destekle kaybetmeye hazırız her zaman. Uğruna ne harcadığımızı, ne kadar harcandığımızı umursamadan bir çırpıda elden çıkartıyoruz. Savunmamızın altına da beylik bir laf karalayıp kapatıyoruz dosyayı. "Kazanmak için kaybetmeyi göze almamız gerek" gibi... Yani bir tarafımız kazanırken, diğer yanımız kaybedecek öyle mi? Bir nevi takas yani. Etme!

Sahip çıkmak sahip olmaktan daha zormuş. Evet diyorsan altına imzanı at, hayır diyorsan oltayı bırak...


Mor Menekşe

Merhaba Menekşe.

Kimse bakmadı mı sana ben yokken? Bir yudum suyun kalmamış toprağında. Gün(e)aydın diye başlayanlar, sadece kendi susuzluklarını giderdiklerinde aydınlandıkları için sana göz ucuyla bile bakmamışlar. Giderken "kendine iyi bak" demem bundandı.

"Beni niye götürmedin giderken?" diye soruyorsun. Ne çok şey bıraktım ben arkamda, bilmezsin. Götürmeye kalksam ben gidebilir miydim sanıyorsun. Sen de bunların arasındaydın işte.

Belki kırgınsın belli etmiyorsun. Eğer böyleysen, seni de kendime benzetmişim demektir. Yaram ne kadar derin olursa, o kadar sığ görünüyorum herkese, her şeye.

Öyle çok şey birikti ki içimde. Kalbim taşınmaz bir yük gibi. Bazen yerinden kaldıramıyorum, bazen de bakmışım mavi bir balonun peşine takılıp gitmiş... Dönüşünü ne sen sor ne ben söyleyeyim. Öyle işte.

Bu eve geldiğin günü hatırlıyor musun? Seninle ilk karşılaşmamızı ilk konuşmamızı? İlk günden sevmiştik birbirimizi. İçtiğimiz su ayrı gitmiyordu. Bir tek sana açıyordum yüreğimi. Kırdıysam da sana anlatıyordum, kırıldıysam da. Sonrasını biliyorsun işte, benim çekip gidişim.

Acıları paylaşıyoruz, mutlulukları, hüzünleri, şarkıları, mevsimleri paylaşıyoruz... Kim, payına ne kadar kalırsa onu alıyor. Payımıza ne düşerse onu almak mıdır paylaşmak yoksa seve seve karşımızdakine vermek midir?

Günlerce susuz kaldın, haftalarca hatta. Oysa ben bardağımdaki suyun yarısından çoğunu sana verirdim. İnsan paylamayı bilmem ama insanca paylaşmayı biliyorum. Ya öyle işte...

Belki bu kez bırakmam seni giderken, gelir misin ?

Akşamüstleri


En çok akşamüstleri düşüyor yokluğun... Gözlerin geliyor aklıma. Orda oracıkta bırakıyorum ipini bütün yasaklarımın. Sabaha benden önce varıyor gidişin.

Gün ahla karışıp gidiyor bir kez daha alaca karanlığa. Sensizliğim, yolunu kaybetmiş bir çocuk gibi ağlamaklı ve ürkek adres soruyor çaldığı her kapıya. "Korkma" diyen ümitlerim birer mum yakmış, geceye küfreden yalnızlığıma inat.

Düşlerim dala takılmış, uçurtma misali çırpınıp duruyor esen ruzgarlarda. İçimdeki çocuğun boyu yetmiyor bu ağaca tırmanmaya ama terk etmiyor da nereye giderse gitsin. Ne kadar büyürse büyüsün, bu ağaca yaslanıyor her zaman.

Yokluğun en çok akşamüstleri sarıyor beni belimden. Hele saçlarıma bir dokunuşu var ki, orda çekiyorum pimini yüreğimdeki bombanın. Varlığının ispatı yok mu yokluğundan başka...






Dümeni Bırak

Bir geminin güvertesinde bekliyorum seni, yaz kış demeden. Hani gelmeyecek olsan çoktan vururdum kendimi kıyıya.

Yaz güneşi de kış güneşi de aynı yakarmış insanı; rüzgardan korunmayı beceremezsen. Ben beceremedim. Bu yüzden yanığım bu kadar, bu yüzden bıraktım dümeni.

Kılavuz yok, kaptan yok. Rota belli ya güneşin doğuşu ya da batışı. Farketmiyor, gelecek olanın sen olduğunu bildikten sonra. Hangi gemiye binersen bin, dalgalar bana getirecek seni. Bu yüzden dümeni bırak.

Hiçbir şey alma yanına gelirken, biriktirdiğimiz onca susmalarımızdan başka neyimiz var ki zaten.

Ne kimse sana benziyor ne de kimse bana. Kalbimize dokunan eli tuttukmu bir kez, bir daha başka eli tutmuyoruz tutamıyoruz. Kandırmayalım boş yere kendimizi.

Güneş her sabah, doğduğuna pişman dikiliyor başımıza. Sanki borçlu bizmişiz gibi. Ve yarının defterine yazdırıyor vaad ettiği doğuşunu, batarken. Ay salına salına gezemiyor düşlerimizin arasında eskisi gibi. Bulutların arkasına saklanıyor çoğu kez.

Mevsimsiz, zamansız mechul bir akşamın ya da günün meşru failleriyiz biz. Kendimize itiraftan bile sakındığımız.

Geride bıraktığımız hiçbir şey yok gibi yürüyoruz, arkamıza bakmadan. Gözümüz arkada kala kala. Oysa geride bıraktıklarımıza gözümüz gibi baktığımız.

Define gömer gibi gömüyoruz kalbimize yaşa(yama)dıklarımızı. Bir martının kanadında, camda süzülen bir yağmur damlasında saklıyoruz açığa çıkaramadığımız ne varsa. Mezara mı götüreceğiz tüm bunları?

İç içektiğimiz, içimize çektiğimiz her nefes; göğsümüzü yelkenli gibi şişirirken nelere göğüs germiyoruz ki.
Dümeni bırak...