Pes Etmek Yok

Kendimi dinliyorum gözlerim kapalı. Meğer neler söylüyormuş içimdeki ''ben''. Hiç kulak vermemişim şimdiye kadar. Çok mu gürültülüydü sessizliğim? Nasıl, nasıl duyamamışım seni?



Belki bir daha hiç konuşmayacağım. O dış sesi de duyamayacaksın belki bundan böyle. Bu yüzden de can kulağı ile dinle! Konuşsam bile, yine dinlemeyeceksin muhtemelen öncekiler gibi. Burnunun dikine gideceksin, sana söylenenlere aldırmadan.


Haksızlığa uğradığında için(e) için(e) ağladığın günleri hatırlıyor musun? Israrla seni ağlatanların yanında kalmak istemeni? Seni sırtından vurdukları halde gözünü kırpmadan yine onlara sırtını döndüğün, kucak açtığın günleri?


Sen çok mu masumdun peki? Seni kıranların, incitenlerin hırsını, seni en çok sevenlerden alırken! Sevdiğin halde "sevmiyorum" diye yalan söylerken? Ama sevmediğin birine de hiçbir zaman seni seviyorum demedin. Bu da vicdanında önemli bir hafifletici sebep oldu her zaman. Çünkü sevdiğin birine "sevmiyorum" demek, sevmediğin birine "seviyorum" demekten çok daha dürüstçeydi senin için. Ve sen en çok bu yalana karşıydın.


Sende en çok sevdiğim şey; başkalarını affedip kendini affetmemen, suçu başkasında değil kendinde araman oldu hep. Başkasında aradığın da oldu ama dönüp dolaşıp yine kendine kestin faturayı.


Bir dış sesin vardı, benim sesi mi bastıran. O ne derse "tamam" diyordun, o ne söylerse kayıtsız şartsız doğruydu ama nasıl acıtıyordu seni, nasıl kan doğruyordu yüreğine. İyi mi yapıyordu dersen, evet iyi yapıyordu. O acıttıkça sular serpiliyordu bana. Nasıl tokat gibi yüzüne vuruyordu hayatı. O vurdukça sarsılıyor, sarsıldıkça da düşlerindeki düğümler çözülüyordu. Bana hacet kalmıyordu. Belki de bu yüzden susuyordum ben. Ama bir gün bana geleceğini, kendini ellerime bırakacağını biliyordum.


Yaşarken seni acıtmayanlar, söylendiğinde zoruna gidiyordu. Sen ona yüksek sesle kızdığında ne demişti sana ha? Hayatın getirdiklerine diyeceğin bir şey yok. Biz tespitlerimizi yaparken, alınganlık yap.


Söyleyebildin mi alındığını? Başka ne demişti; "düştüğün yer ise deniz değil betondu" dedi. Bunu duyuncaya kadar farkında mıydın düştüğün yerin? Değildin, değil mi? İşte bu sözle çakıldın betona asıl. O acıyı şimdi hissettin. Nasıl vurdu seni yere gördün mü? Şimdi de ayağa kalkmanı söylüyor. Ayağa kalkabilecek gücün var mı şimdi, kimsenin yardımı olmadan?


Kolları, elleri ve ayakları olmayan adam bir takım komiklikler yapıp, yere düştükten sonra şunları söylüyor;
"Her insan hayatta zaman zaman bu derece umutsuz olduğu zannedilen durumlara düşebilir. Hatta tekrar ayağa kalkabilmek için her türlü imkan ve enstrümandan yoksun da kalabilir..."
"Şimdi sizlere soruyorum" diyor: "Ben 100 kere tekrar ayağa kalkmayı denesem ve 100'ünde de başarısızlığa uğrasam, tekrar ayağa kalkabilme konusunda tüm umutlarımı yitirmeye hakkım veya şansım var mı? Yani artık sizce 101. seferi hiç denemeyi dahi düşünmemeli miyim?

Maalesef benim öyle bir şansım yok. Yaşamımı devam ettirebilmek için tekrar ayağa dikilmek zorundayım. Ne yapıp edip kendime ayağa kalkmak için bir destek noktası hayal etmek, bunu YARATMAK zorundayım... İşte şimdi yapacağım gibi..."
Nick VUJİCİC

Bunu sana niye söyledi sanıyorsun o dış ses? Haline şükret diye mi yoksa içinde yeterince inanç ve hayal gücü varsa ayağa kalkabileceğini anlatabilmek için mi?

Niye feveran ettin o zaman şükretmek istemiyorum diye? Söyleyeyim; o anda ellerin, kolların, ayakların yoktu. O adamdan daha beter durumdaydın. Tuz buz olmuştun çünkü. Bu yüzden feveran etmiştin. O dış ses bunun farkında değildi. Seni nasıl tuz buz ettiğinin farkında değildi!

Güleceksin de, bu hayatta ağlayacaksın da. Hiç beklemediğin bir anda ummadıkların tarafından yağmalanacaksın ama pes etmek yok! Değil yüzbir kere, yüzbin kere düşsen de ayağa kalkacaksın.

Nerde yaşamak istediğine karar ver, geçmişte mi gelecekte mi ?
Hadi öyleyse...

"İnsanlar hatalarını mutluyken değil en çok mutsuzken anlar"
Daniel DEFOE

Ne mutlu anlayana...

0 yorum: